Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 77 Cilt 2 - Excalibur'un Seçimi
Gevy bir yanda ölmek üzere olan Shou, diğer yanda ise canlarını dişlerine takmış Kutsal Savaşçılar’ın arasında adeta kuşatma merkezinde kalmıştı. Gözü tamamen Shou’nun üzerindeydi. Tanrı’nın adaletini tecelli ettirmek istiyordu. Ancak genç Veyr, vücudundaki her kemik sızlamasına rağmen bir kez daha ayağa kalktı ve bir kalkan gibi Shou’nun önünde dikildi. Tam o sırada Sora bir fırtına gibi diğerlerinin arkasından sıçradı. Shinobu’nun önüne geçti, kasları gerildi ve elindeki mızrağı tüm gücüyle Shou’nun önüne fırlattı.
“Sakın liderimize dokunmaya çalışma! Toprak Büyüsü: Sert Kabuk!”
Mızrak zemine saplandığı anda taşlar ve toprak sanki canlı birer uzuvmuş gibi Shou’nun etrafında yükseldi. Onu koruyan yuvarlak ve aşılmaz bir koza şeklinde kapandı. Sora’nın büyüsü yaralıları korumak için mükemmel bir savunma büyüsüydü.
Kano savaşın bu gürültülü hengamesinin en arkasında dizlerinin üstüne çökmüş bir haldeydi. Gözleri ardına kadar açıktı ama bakışlarındaki o her zamanki keskin, nane yeşili canlılık belirtisi sönmüş, yerini dipsiz bir boşluğa bırakmıştı.
Kano’nun zihni, kendi kendini yiyordu. Kendi kendine konuşmaya başladı.
“Shou-sama? Ölünüze bile saldırmak mı istedi? Neden... Neden tek dostumu, beni var eden o insanı bile koruyamadım?”
Kano’nun bir heykel gibi hareketsiz kaldığını ve ruhunun çekildiğini fark eden Motoyasu hemen yanına çöktü. Titreyen elini Kano’nun omzuna koyarak onu bu karanlık derinlikten çekip çıkarmaya çalıştı.
“Lütfen kalkın Kano-san! Kendinize gelin! Liderimizi o adamın elinden almak için savaşmalıyız.”
Kano söylenen hiçbir kelimeyi duymuyordu. Sesler ona suyun altından geliyormuş gibi boğuk ulaşıyordu. Kulağındaki tek ses karşısındakini yok etme arzusuydu. Sora, aralarındaki tek savaşçı olmanın getirdiği sorumlulukla ileri atıldı. Elinde bir silahı kalmamıştı ama o devasa cüssesi ve çıplak elleriyle Gevy’i durdurmaya yeminliydi.
Hemen arkadan Florina ve Shinobu, Sora’ya birer destek birliği gibi büyü kullanıyorlardı. Gevy ise bir avcı sabrıyla kırbacını şaklattı. Tek bir hamlede Sora’nın ağır zırhını kavradı ve metali bir kağıt gibi sıkmaya başladı. Sora’nın elleriyle o yakıcı ışık kırbacından kurtulmaya çalışması tamamen anlamsızdı. Gevy, ışık hızıyla Sora’nın tam önüne sıçradı. Onu boğazından yakalayıp bir çocukmuş gibi havaya kaldırdı.
“Beni çıplak elle öldürebileceğini mi sandın? Ne büyük bir cehalet ne büyük bir saçmalık!”
“Zehir Büyüsü: Yılan Dişi!”
“Alev Büyüsü: Yakıcı Alev!”
Shinobu ve Florina, manalarını odaklayarak büyülerini tamamlamayı başarmışlardı. Shinobu’nun asasından fırlayan yeşil, asidik bir yılan Gevy’in altın zırhındaki küçücük bir açıklıktan sızarak onu omzundan ısırdı. Gevy acıyla yüzünü buruşturup Sora’yı bir kenara fırlattı ve kırbacını öfkeyle savurdu. Motoyasu yaralanan arkadaşını korumak için hemen Sora’nın yanına koştu. Sora çatırdayan kolunu tutarak doğrulmaya çalıştı.
“Bu kötü oldu Motoyasu. Hepimiz tüm gücümüzü birleştirsek bile bu adamı deviremeyiz gibi görünüyor. Aradaki seviye farkı bir uçurum gibi.”
Motoyasu karşısındaki devasa manaya baktı. Florina ve Shinobu, büyüleriyle Gevy’in yaklaşmasını engellemeye çalışarak zaman kazanıyorlardı.
“Florina-san ve Shinobu-san daha fazla dayanamazlar. Manaları tükenmek üzere. Kano-san ise hâlâ o korkunç şokun etkisi altında. Liderimizin ölümü onu sarsmış.”
“Kano sanırım biraz daha böyle kalacak. Sen bir açık bulduğun anda gizlice Shou’nun yanına git ve onu oradan çıkar.”
Motoyasu kararlı bir şekilde kafasını salladı ve Sora’nın yaralarını hızlıca iyileştirdi. Sora, her bir hücresi acımasına rağmen savaşa geri dönerken Motoyasu pusuya yatmış bir kedi gibi savaşı uzaktan izlemeye başladı.
Sora’nın tekrar dahil olmasıyla Gevy bir kez daha üç kişilik bir barajla karşı karşıya kalmıştı. Gevy’in tek bir odağı vardı. Shou’nun öldüğünden emin olmak istiyordu. Ancak karşısındaki zayıf gördüğü bu insanlar yolu kapatıyordu. Kutsal Savaşçılar son bir saldırı için toplandığında Gevy o ürkütücü büyüsünü fısıldadı.
“Işık Büyüsü: Köleleştirme!”
O an mağara yine güneşin yüzeyindeki o yakıcı parlaklıkla doldu. Gevy kırbacındaki manayı kendi vücuduna yayarak tamamen sarı, tanrısal bir forma bürüdü. Bu form Shou’nun bile aşamadığı mutlak bir savunma ve saldırı formuydu. Atılan büyüler havada yön değiştiriyor, fiziksel darbeler sanki bir duvara çarpıyormuş gibi geri tepiyordu.
Bu kaosun ortasında Kano hala dizlerinin üzerindeydi. Shou’nun o cansız, hırpalanmış bedenini görmesi ruhuna bir hançer gibi saplanmıştı. Kafasını yavaşça kaldırdığında Gevy’in kibirli suratını gördü. Dostlarının perişan halini umursamak yerine Gevy’in yarattığı yıkımı görünce gözlerindeki o boşluk yerini saf, katıksız bir nefrete bıraktı.
“Shou’yu öldüren şerefsiz bu olmalı... Onu öldürsem yeterli mi Shou-sensei? Onu parçalara ayırsam ruhun huzur bulur mu?”
Kafasında dönen bu karanlık düşünceler vücudunu felç etmişti. Ayağa kalkmak istiyor, parmaklarını oynatmaya çalışıyordu ama sanki yerçekimi ona bin kat daha fazla yükleniyordu. Gevy için bu A seviye savaşçılar sadece kırılması beklenen oyuncaklardı. Sora ve diğerleri kırbaç darbelerinden kaçmaya çalışırken Gevy yavaş yavaş Shou’nun hapsolduğu toprak duvara yaklaştı.
Yeteri kadar yaklaştığını düşündüğü anda tüm gücünü kırbacına vererek Sora’nın sert kabuk kalkanına saldırdı. Tek bir vuruşta topraktan yapılma kalkan un ufak oldu. Gevy, Shou’yu bu kez kesinlikle öldürdüğünü düşünüyordu.
Shou’nun paramparça olmuş cesedini görmeyi bekliyordu ama toz bulutu dağıldığında şaşkınlıktan donakaldı. Kalkanın içinde Shou’nun bedeni yoktu. Sadece yere saplanmış halde Shou’nun varlığını taklit eden bir mızrak duruyordu. Sora bu şaşkınlık anını bir avcı gibi değerlendirdi ve Gevy’i arkasından boğazlayarak bir kilit manevrasıyla yere sabitledi.
“Biliyordum! Liderimizin bedenini hedef alacağını biliyordum!”
Gevy, Sora’nın kollarında çırpınırken öfkeyle bağırdı.
“Kirli ellerini kutsal zırhımdan çek! N-Nasıl... Nasıl benim kırbacım onu ıskalar? Onu öldürmüş olmalıydım!”
Florina titreyen elleriyle okunu sonuna kadar gererek Gevy’in karşısına çıktı. Gözlerinde zafer parıltısı vardı.
“Çok basit. Tüm dikkatini bize verdiğin için liderimizi bulunduğu yerden çıkardık.”
Hepsi Gevy’e odaklandığı esnada Kano tekrar Gevy’in suratına baktı. Vücudu hâlâ hareket etmiyordu. Sanki görünmez zincirler onu bağlıyordu. Gevy daha fazla dayanamayarak kendi aurasını patlattı ve Sora’nın kilidini zorla kırdı.
Sora’nın ellerini savurup kafasına öyle bir darbe indirdi ki Sora’nın bilinci bir anlığına karardı. Florina ve Shinobu’nun son büyüleri de Gevy’in sinirlenmiş aurası karşısında birer yaprak gibi dağıldı. Gevy, önce Florina’nın yanına sıçrayarak onu sağdaki duvara fırlattı. Ardından Shinobu’nun önüne sıçrayarak onu da soldaki duvara fırlattı. Gerçek S seviyenin gücünü üçüncü kez tatmışlardı. Shou’nun eksikliğini iliklerine kadar hissettiler.
Motoyasu ise Sora’nın savaşını izlerken bir açık yakalamayı başarmıştı. Hızla Shou’nun bulunduğu yerin arkasına geçti. Sora’nın bahsettiği açıklık tam yerinde duruyordu. İçeri girdiğinde Shou ve Veyr tam karşısındaydı.
Hızlı adımlarla koşarak Shou’nun bedenine sarıldı. Onun öldüğünü düşünüyordu fakat kalbine doğru sarılırken ufak bir kalp atış sesi duydu. Shou’nun kalbi tüm bu vahşete tüm bu yıkıma rağmen inatla atmaya devam ediyordu. Motoyasu onu iyileştirmek için ellerini havaya kaldırdığında Sora’nın sözlerini hatırladı.
“Sen git ve Shou’yu oradan çıkar. Muhtemelen düşman ilk fırsat bulduğu anda Shou’nun öldüğünden emin olacaktır. Bu olmadan en azından ölüp ölmediğini öğren.”
Motoyasu, Veyr’in gözlerinin içine baktığında o korkuyu görmüştü. Normalde söylemesi gereken bir şeyi unutmuştu. Ardından korkak ses tonuyla soru sordu.
“H-Hey ismin ne maceracı?”
“İsmim Veyr. Sizi tanıyorum Motoyasu-sama.”
“A-Anladım. B-Bana yardım… Yardım eder misin?”
Veyr korkusunu bir kenara itip ayağa kalktı. Shou’yu birlikte omuzladılar ve mağaranın uzağına, eski Vyvern ölüsünün yakınına kadar taşıdılar. Motoyasu, Shou’yu yere yatırıp üzerindeki parçalanmış hafif zırhları ve kanlı kıyafetleri titreyerek çıkarttı. Gördüğü manzara karşısında midesi bulandı, dizlerinin bağı çözüldü. Shou’dan uzaklaşarak bağırdı.
“B-BU ÇOK ZALİMCE!”
Motoyasu’nun haykırışı mağaranın içinde yankılandı. Karşısında yatan bir insan değil, nefes alan bir cesetti. Shou’nun kemikleri paramparça olmuş, sağ eli bileğinden pürüzsüzce kesilmişti. Vücudundaki derin kesikler o kadar fazlaydı ki altındaki kas dokusu ve kemikler tamamen açığa çıkmıştı. Bu bir savaş yarası değil bir işkenceydi.
Motoyasu derin bir nefes alıp kendini toparlayarak Shou’nun yanına döndü. Sora, Florina ve Shinobu artık tamamen tükenmişti. Her birinde büyük yaralar vardı. Gevy elindeki ışık kırbacını sanki bir zafer asasıymış gibi yere vura vura yürüyordu. Kano ise hâlâ olduğu yerdeydi. Gevy, Kano’nun önünde durup küçümseyerek diz çöktü. İşte o an, uyuyan kraliçenin üzerine basmıştı.
“Sanırım tek sen kaldın küçük rüzgar gülü. Hiç savaşmadın hatta elini bile sürmedin. Bu yüzden seni şimdilik bağışlıyorum. Gitmekte özgürsün.”
“Beni öldür daha iyi.”
“Sen Shou denilen kibirli pisliğin aksine kötü birisi değilsin. O ölmeyi sonuna kadar hak etti. Seni öldürüp bu güzelliği bozmak istemiyorum. Hem acı çekmezsen eğlenceli olmaz.”
Kano bu sözlerin ardından gözlerini tamamen açtı. O an mağarada rüzgar durdu. Bir saniyelik sessizliğin ardından Gevy’i görünmez bir güçle mağaranın tavanına fırlattı ardından aynı hızla yere çaktı.
“Ne cüretle... Ne cüretle benim dünyadaki tek gerçek dostuma, beni kabul eden tek insana kötü dersin? Seni... Hayır, sen dahil sevdiğin herkesi bu dünyadan sileceğim!”
Kano’nun bu devasa öfke patlamasıyla birlikte kilometrelerce uzaktaki Shikigami’nin sırtında saplı kalan Excalibur titremeye başladı. Kano’nun bilinci bir anda fiziksel dünyadan koptu ve kendini bembeyaz bir boşlukta buldu. Etrafına bakındığında tam karşısında havada asılı duran o kutsal kılıcı gördü. Ancak kılıcı bir anda simsiyah, gölge gibi bir silüet kavradı.
“Bu kılıcı gerçekten istiyor musun?”
Kano bir saniye bile tereddüt etmeden cevapladı.
“Evet! O kılıca ihtiyacım var!”
“Peki bu kılıçla masum insanları mı öldüreceksin? Amacın ne?”
“Hayır sadece sevdiğim insanı öldüren kişiyi öldürmek için kullanacağım.”
Siyah silüet bir çöp adamı andıran o garip formuyla yere bağdaş kurup oturdu. Bu sefer soruyu kılıca bakarak sordu.
“Excalibur sen bu duruma ne diyorsun? İnsan öldürmek isteyen bu kız gerçekten senin o kadim gücünü kullanmayı hak ediyor mu?”
Kutsal kılıç Excalibur’un gerçek formu aslında sadece şekilsiz bir demir külçesiydi. Ona kutsal denmesinin sebebi sahibinin ruhuna ve ihtiyacına göre evrilmesiydi. Bu zamana kadar hiçbir insan şeklini değiştirememişti. Kılıç bir anlık parıltının ardından kararını verdi ve Kano’nun yanına doğru ağır ağır süzüldü. Siyah gölge ayağa kalktı.
“Excalibur seni seçti Kano Sorido. Şimdi onun senin ruhundaki yansımasını, yeni görünümünü görmek istiyorum. Göster bana!”
Kano, yanına gelen kılıcı kavradığı an Excalibur bir ışık patlamasıyla şekil değiştirmeye başladı. Rüzgâr büyüsüyle harmanlanan kutsal çelik bir kılıçtan ziyade Kano’nun çevikliğine uygun ikiz hançerlere dönüştü. Sağ ve sol elinde parlayan bu rüzgâr hançerlerini gören gölge ellerini çırparak güldü.
“İkiz hançerler demek... Seri, ölümcül ve zarif. Eğlenceli bir şov olacak. Bol şans küçük rüzgâr!”
“Beni öylece gönderecek misin? Bu silahlarla insanlara saldırabilirim ve geri dönülmez günahlar işleyebilirim.”
Siyah gölge kahkaha atarak ellerini açtı.
“Hahahaha! Excalibur sadece ve sadece buna değecek, kalbinde gerçek bir amaç taşıyan kişileri seçer. Eğer o seni seçtiyse senin içinde kötü birinin olma ihtimali yoktur.”
Kano kafasını eğerek teşekkür ettikten sonra kendisini yeniden savaş alanında buldu. Excalibur onu seçtiği için elini uzatarak bekledi. Ciddi savaş daha yeni başlıyordu. Tanrı’nın geçici kahramanı ve Tanrı’nın infazcısı arasında dönecek olan savaş tarihi olacaktı.
Yapma yav ölmek yooook onu dövün de tokitoyu görem da