Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 70 Cilt 2 - Taht Odasındaki Görüşme
Shou, iç kalenin yüksek tavanlı, her bir köşesi imparatorluğun şanlı zaferlerini simgeleyen kabartmalarla süslü koridorlarında taht odasına doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Ayak sesleri mermer zeminde yankılanırken, zihnindeki suçluluk duygusu her adımda daha da ağırlaşıyordu.
Tam o sırada karşıdan, başkentin güney kanadını sarsılmaz bir iradeyle savunan kadın komutan Kurumi, imparatorla olan özel görüşmesini yeni bitirmiş bir şekilde geliyordu. Kurumi, bir komutandan ziyade bir serüvenciyi andıran tarzıyla tanınırdı.
Güneş ışığını kıskandıran uzun sarı saçları, üzerine biraz bol gelen rahat tişörtü, kırmızı kurdele işlemeleriyle dikkat çeken siyah şortu ve gri renkteki diz üstü uzun çoraplarıyla koridorda asaletle yürüyordu.
Yanındaki askerlerle hararetli bir sohbete dalmışken Shou’nun yaklaştığını fark edince durakladı. Yüzündeki neşeli ifade yerini profesyonel bir nezakete bıraktı. Önce hafifçe kafasını eğdi, ardından dostane bir tavırla elini saygı göstermek için öne doğru salladı.
“Merhaba Kahraman Shou. Görevinizden hayatta kalarak geri döndüğünüzü görüyorum.”
Shou, Kurumi’nin bu enerjik selamı karşısında bir an durakladı. Eli, belindeki altın rengindeki kılıcın kabzasına gitti, sanki oradan güç almak istiyormuş gibi parmaklarını kabzanın üzerinde gezdirdi.
“Sizleri burada görmek büyük bir şeref S seviye komutan Kurumi Alret. Güney bölgesinin sayenizde her zamankinden daha iyi ve güvenli durumda olduğunu haber aldım.”
Kurumi, Shou’nun bu takdir dolu sözleri karşısında neşeli bir yüz ifadesiyle gülümsedi.
“Eh, en azından görevimi yerine getiriyorum. Pyota-sama, sizlerin burada olduğunu görmek ne hoş.”
Kurumi’nin kendisine seslenmesiyle birlikte, Shou’nun hemen arkasında bir gölge gibi ilerleyen Pyota bir anda onlara doğru dönerek kollarını göğsünde birleştirdi. Kaslı vücudu ve otoriter duruşuyla havayı ağırlaştırıyordu.
“Çocuklara dikkatli bir şekilde bakmak lazım. Sonra işi batırdıklarında arkalarını toplayan yine biz oluyoruz.”
Pyota’nın iğneleyici sözleri koridorda soğuk bir rüzgar estirirken, Kurumi hafif bir kahkaha atarak durumu yumuşatmaya çalıştı.
“Hahahah, haklısınız Pyota-sama. Benim artık bölgeme, görevimin başına geri dönmem gerekiyor. Size bol şans.”
Kurumi ve beraberindeki askerlerin uzaklaşmasının ardından Shou, yüzünü iyice asarak imparatorun huzuruna doğru yürümeye devam etti. Taht odasına giden bu upuzun koridor, imparatorluğun en seçkin muhafızları tarafından adım adım korunuyordu. Her bir muhafız, Shou geçerken birer heykel gibi dimdik duruyordu ama Shou onların bakışlarındaki o sessiz yargılamayı hissedebiliyordu.
Girişin devasa, altın işlemeli kapılarının önüne geldiğinde muhafızlar büyük bir saygıyla başlarını eğdiler ve ağır kapıları yavaş yavaş, gıcırdayarak açmaya başladılar. İçerideki atmosfer, dışarıdaki koridorlardan çok daha ağır ve kasvetliydi.
İmparator Eden Tafavu, kırmızı, beyaz ve sarı renklerin hakim olduğu, imparatorluk otoritesini simgeleyen o asil kıyafetiyle tahtında bekliyordu. Zaman, bu yüce hükümdara acımamıştı. Saçları kar gibi beyazlamış, derisi derin çizgilerle kırışmış ve gözlerindeki o efsanevi kraliyet ailesinden gelen özel rengin parıltısı artık sönüp gitmişti. Ancak yaydığı aura hâlâ ürkütücüydü.
Tahtında oturan yaşlı adam, Shou’nun yaklaştığını görünce elindeki imparatorluk asasını sertçe yere vurdu. Metalin taşa çarpma sesi tüm odada yankılandı.
“Kahraman Shou, sonunda huzuruma gelebilecek yüzü bulabildin demek.”
Shou, imparatorun bu sert çıkışıyla birlikte anında dizlerinin üzerine çöktü. Başını öne eğdi ve bir elini sadakatini kanıtlamak istercesine kılıcının kabzasının üzerine koydu.
“İmparator Eden, Kutsal Savaşçılar birliği lideri Kahraman Shou olarak bana verdiğiniz kutsal görevi yerine getiremedim. Bu başarısızlık sonucunda, birliğimin değerli üyelerinden Hana ve Shiori, görev sırasında Rodius Veldoria tarafından katledilmiştir. Tüm sorumluluk bana aittir.”
İmparator, bu itirafla birlikte daha da hiddetlendi. Sinirle asasını Shou’ya doğru uzattı, kırışık yüzündeki son kasları bile gerilerek öfkeyle bağırdı.
“Ölenler umurumda bile değil! Senin dostlarını koruyamamış olman imparatorluğumuzu ilgilendirmiyor! Fakat sen… Sen, bu imparatorluğun ne pahasına olursa olsun başarması gereken o mutlak görevde başarısız oldun! Bir bebeği öldürmeyi bile beceremedin!”
Shou’nun gözleri bu acımasız sözler karşısında faltaşı gibi açıldı. Dostlarının ölümünün bu kadar kolayca bir kenara itilmesi, içindeki öfkeyi tetiklemişti. Odadaki herkesi o an orada öldürebilecek kadar güç doluydu ama imparatorluğun henüz düşmemesi gerekiyordu. En azından… Şeytan Kral ölene ve bu tehdit ortadan kalkana kadar dayanmalıydı.
“Haklısınız efendim. Vereceğiniz her türlü cezayı, ne kadar ağır olursa olsun kabul ederim. Sadece… Kutsal Savaşçılar sadece benim emirlerimi uyguladılar. Onlara verilecek herhangi bir cezanın doğrudan bana verilmesini talep ediyorum.”
İmparator, Shou’nun bu kararlı duruşu karşısında biraz sakinleşti. Asasını onu tutan demir yuvaya yerleştirip elini düşünceli bir tavırla çenesinin altına koydu. Bir süre sessizce Shou’yu süzdü.
“Shou… Eğer orada ölseydin ve o yeni Şeytan Kral’ın doğuşuyla birlikte şeytanlar bize yeniden topyekün saldırsaydı ne olurdu biliyor musun? 800 yıl önceki o kanlı dehşet yeniden tekerrür ederdi. Şeytanlar köylerimizi yağmalar, masum çocuklarımızı katleder, şehirlerimizi yanmış birer harabeye çevirirdi. İşte sen, bu felaketin kapısını araladın.”
“Haklısınız efendim.” Shou, büyük bir utançla gözlerini yerdeki mermer desenlerine çevirdi. “Sizin itibarınızı, imparatorluğumuzun şanını, sınırlarımızı ve en önemlisi bize güvenen halkımızı ilgilendiren hayati bir konuda başarısız oldum. Yeniden söylüyorum; vereceğiniz her türlü cezayı büyük bir memnuniyetle kabul ederim.”
Tahtında oturan imparator bir süre daha düşündü. Shou’nun yüzündeki o derin kederi ve hala sönmemiş olan kibri analiz ettikten sonra kararını verdi.
“Cezanı hemen şimdi, bu şekilde vermeyeceğim Shou.”
İmparator, ciddi bir ses tonuyla ekledi. “Şeytan Kral’ın doğuşuyla birlikte kadim zindanlar yeniden aktif hale geldi ve içerideki canavarlar kudurmuş durumda. Aldığımız son raporlara göre sıradan maceracılar bu tehditle başa çıkamıyor. Senin geçici görevin bu zindanları temizlemek olacak. Zindanlar tamamen kontrol altına alındıktan sonra, senin geleceğine dair kesin kararımı vereceğim.”
Shou başını daha da eğerek yanıtladı.
“Emredersiniz efendim. Zindanları büyük bir titizlikle, bir daha asla hata yapmadan kontrol altına almak için tüm gücümle çabalayacağım.”
Gözlerini tekrar imparatora çevirdiğinde, Eden asasını bir kez daha yere vurdu. Bu, görüşmenin bittiğine dair mutlak bir işaretti.
“Çok iyi. Görevini aldığına göre huzurumdan gidebilirsin. Ayrıca seninle daha sonra şahsi olarak, kahraman kimliğin üzerine konuşacağım. O zamana kadar sana verilen bu görevi eksiksiz yerine getirmeye bak.”
Shou, imparatorun kesin emrinden sonra sessizce ayağa kalktı, uzun örgülü saçını eliyle düzeltti ve koridorda yürümeye başladı. Muhafızlar devasa kapıyı onun için açtığında, kapının hemen önünde bekleyen Pyota’nın sinirli ve aşağılayıcı bakışlarıyla karşılaştı.
“Kısa sürecek olsa da paçayı kurtarmayı başardın Shou. Ama unutma, bundan sonra yapacağın her bir hamlede çok daha dikkatli olmanı tavsiye ederim. Gözüm üzerinde.”
“Beni tehdit mi ediyorsun, Pyota?”
Shou’nun gözleri, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcı gibi parlıyordu. Pyota ise geri adım atmadı, tam tersine Shou’nun üzerine doğru bir adım attı.
“Evet, sen bu imparatorluk için sadece bir araçsın Shou. Ve eşyalar, asla efendilerine karşı gelemez, onları hayal kırıklığına uğratamaz.”
“Bunu imparatorun köpeğinden duymayı beklemezdim.”
“Bu kibrin senin sonun olacak Shou. O gün geldiğinde, dünyanın yok olmasının asıl sebebi senin bu durdurulamaz kibrin olacak.”
Shou, bu ağır sözlerin ardından saçlarını rüzgarda savururcasına savurarak koridora doğru yöneldi. Aslında içten içe tüm olanların sebebinin kendisi olduğunu, aceleci davrandığını biliyordu fakat kibri hâlâ gözlerini kör ediyordu. Dostlarının intikamını alma arzusu, imparatorluğun stratejik görevlerinden çok daha üstün gelmişti zihninde.
İç kaleden dışarı çıktığında, sarayın boğucu havasından kurtulmak için direkt şehre inmeye karar verdi. Kalabalık caddelerde bir gölge gibi gezerken, kimsenin onu göremeyeceği dar sokaklardan birine girdi. Sırtını soğuk bir binanın duvarına yasladı ve yavaş yavaş, sanki tüm kemikleri kırılmış gibi duvara sürtünerek yere oturdu. Dizlerini kendine doğru çekti.
“Hana… Shiori… Sizler hala hayatta olsaydınız, bu halimi görüp bana çok kızar mıydınız? Hah, Hana… Sen olsaydın kesinlikle o sert sesinle ‘Shou, yine bizi düşünmeden ateşe gönderdin!’ diyerek beni azarlardın.”
Gözlerinden yaşlar süzülürken Shou, elleriyle saçlarını koparırcasına çekmeye başladı. Hıçkırıkları dar sokakta yankılanıyordu.
“Neden Tanrım? Neden beni bu lanetli dünyada kahraman olarak seçtin? Önceki kahraman öldüğünde neden bu dünyayı kendi haline bırakmadınız? Keşke o savaşta sizin yerinize ben ölseydim... En azından benden çok daha iyi bir kahraman gelirdi.”
Hıçkıra hıçkıra ağlarken, gözlerinden süzülen bir yaş boynunda asılı duran Hana’nın gümüş kolyesinin üzerine düştü. Kolyeyi titreyen elleriyle kaldırıp baktığında, zihni bir anda geçmişin o tozlu ve aydınlık sayfalarına doğru kaydı. Hana ölmeden önce yaşadıkları o huzurlu anılar, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başladı.
Yeni doğan Şeytan Kral’a karşı yapılan savaştan tam üç sene öncesiydi... Loncanın o gürültülü ve neşeli ortamında Kutsal Savaşçılar bir arada oturuyordu. Shou, o zamanlar çok daha hayat dolu olan uzun yelesiyle, ellerinde dolu bira bardaklarıyla loncaya büyük bir enerjiyle girdi ve dostlarının masasına çöktü.
Eski Şeytan Kral yeni öldürülmüş, dünya kısa sürecek olsa da huzurlu bir nefes almıştı. Tokito henüz doğmamıştı… hatta bir varisin doğup gelişmesinin bile onlarca yıl süreceği tahmin ediliyordu. Şeytan Kral’ın eşi Victoria’nın yeni bir çocuk taşıdığına dair söylentiler çıkmıştı ancak bir şeytanın varis doğurmasının iki seneden fazla süreceği biliniyordu.
Shou, bira bardaklarını masaya sertçe bırakarak neşeyle bağırdı.
“Hadi bakalım! Bundan sonra sadece ufak tefek, can sıkıcı canavar görevleri yapıp paramızı alacağız. Şimdi ziyafet ve eğlence zamanı!”
Kendi bardağını alıp yavaşça içmeye başladı. Hana, birasından büyük bir yudum aldıktan sonra Shou’ya bakıp gülümsedi.
“Sen de hep çok yaralanıyordun Shou. Savaşın ortasında seni iyileştirmek, senin o dur durak bilmeyen enerjine yetişmek biz şifacılar için gerçekten çok zor.”
Sora, masanın diğer ucundan şakanın dozunu arttırarak lafa atladı. “Huh? Tabi yaralanacağız. En azından sizin gibi Şeytan Kral’la savaşırken arkalarda titremiyorduk!” dedi.
Shou, hemen yan taraftaki boş masadan bir sandalye çekip ters bir şekilde oturdu, yüzünde gururlu bir ifade vardı.
“Sizler dışarıdaki o ufak tefek, güçsüz yaratıklarla uğraşırken ben bizzat Şeytan Kral’ı öldürdüm! Sonuna kadar iyileştirilmeyi hak ettim. Hem zaten Shiori hiç düzgün iyileştiremiyor, manası çok yumuşak hahah.”
Shiori, duyduğu bu suçlama karşısında kaşlarını çatıp Shou’ya bakarak “Ben mi düzgün iyileştiremiyorum? Hmph, bir dahaki görevde canın yanıp kanlar içinde kaldığında bana yalvarma sakın Shou, o zaman göreceğiz kimin manası yumuşakmış.” dedi.
Kahraman Yuichi, masadaki bu tatlı ama aynı zamanda sert tartışmayı izlerken kalın zırhını tok bir ses çıkartarak hareket ettirdi ve ciddiyetle konuştu.
“Bence aranızda en başarılısı bendim. Ne de olsa dünyadan buraya çağrılmadan önce okulun en atletik ve en başarılı öğrencisiydim. Buraya çağrılmadan öncesine dair çok az şey hatırlıyorum, tek hatırladığım çocukluğum ama buradaki gücüm tartışılmaz.”
Sora, elini Yuichi’nin sert zırhının üstüne koyarak “Heeeehh… Küçük Yuichi bakıyorum da sadece 'kahraman' unvanı aldı diye buralarda havalarda uçuyor.” dedi.
Sora’nın bu takılması masada bir kahkaha tufanı kopardı. Grubun büyücü tipi okçusu Florina, arkasına yaslanarak sakin bir sesle ekledi.
“Biz okçular olmasak o devasa savaş alanlarında ne yapacaksınız gerçekten bilmiyorum. Her zaman sizin o korumasız sırtınızı biz kolluyoruz.”
Motoyasu ise o sırada köşede, dikdörtgen çerçeveli gözlüklerini çıkartmış, titizlikle silmeye çalışıyordu. Elleri, bu değerli dostlarının yanında olmanın verdiği o gizli heyecanla hafifçe titriyordu.
“H-Hepiniz… Buradaki her bir arkadaşım bana göre dünyanın en havalı ve en güçlü insanları. Ta-Tabii, bunu gerçekten kalbimden, en içten duygularımla söylüyorum.”
Sora, Motoyasu’nun bu duygusal çıkışına dayanamayarak sandalyesinden fırladı ve ona sıkıca sarıldı.
“Demek öyle ha? Seni tatlı ve dürüst Motoyasu! Şimdi bu kadar dürüst olduğun için seni biraz gıdıklayalım da gör bakalım dünya kaç bucakmış, hahahahah!”
Shou, dostlarıyla yaşadığı bu paha biçilemez anın sonuna doğru, zihnindeki o parlak görüntülerin solmasıyla gözlerini yavaşça açtı ve yeniden o karanlık, dar sokağın rutubetli duvarlarına baktı. Gördüğü ve hissettiği her şeyin artık sadece can yakıcı birer anıdan ibaret olduğunun farkındaydı. Yine de o anların hatırına, yüzünde belli belirsiz, buruk bir gülümseme belirdi. Üzerindeki tozları ve duvarın kirini eliyle temizledi. Yavaşça, titreyen bacaklarının üzerinde ayağa kalktı. Kıyafetlerini çekiştirerek kendine çeki düzen verdi ve kalbindeki o ağır taşla birlikte, şehrin gürültülü ve hiçbir şeyden haberi olmayan kalabalık sokaklarına geri döndü.