Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 69 Cilt 2 - Shou'nun Acısı
Tafavu İmparatorluğu, kıtanın tam kalbinde, her bir damarı stratejik birer ticaret yolu olan devasa bir güçtü. Birden fazla ufak krallığı adeta birer nehir gibi bünyesine katarak büyüyen bu imparatorluk, gücünü sadece kılıçtan değil, aynı zamanda jeopolitik konumundan alıyordu. Başlarında ise halkının imparator olarak bildiği, topraklarında en çok saygı gören, otoritesi tartışmaya kapalı olan İmparator Eden Tafavu vardı.
İmparator, kısa, gece kadar siyah ve her zaman kusursuz bir şekilde taranmış toplu saçlarıyla, heybetli duruşunu pekiştiren bir disipline sahipti. Şeytan Krallığı'na karşı tarihin en kanlı ve en uzun soluklu savaşlarını veren krallık olmasına rağmen, Tafavu'nun askeri gücü kıtanın bir diğer devi olan Yarı İnsan İmparatorluğu'na denk görülmekteydi.
Çoğu komşu ülkeyle sınırı olması onları sürekli bir teyakkuz ve savunma durumuna, yani dezavantajlı bir konuma düşürse de kıtanın tam ortasında, yolların kesişim noktasında bulunmaları ticaret gemilerinden ve kervanlarından muazzam vergi almalarına olanak sağlıyordu. Bu zenginlik, Tafavu'yu hem bir hedef hem de bir kale haline getirmişti.
Kahraman Shou Onigashi, imparatorun kendisine verdiği en büyük görevi, yani o gün doğan yeni Şeytan Kral'ı daha nefes almadan infaz etme görevini başaramamıştı. Bu başarısızlığın ağırlığı, kılıcının kınından daha ağırdı. Üstelik savaş alanında kaybettiği iki can dostunun, Hana ve Shiori'nin acısı hala taze bir yara gibi sızlıyordu.
İmparatorluk topraklarına geri döndüğünde, sarayın parıltılı koridorları yerine ilk gittiği yer genellikle maceracıların, paralı askerlerin ve hayata tutunmaya çalışan alt tabakanın takıldığı o büyük ve gürültülü handı. Shou burada evinde gibi hissediyordu. Sıradan insanlarla sohbet eder, ucuz bira içer ve düşük seviyeli maceracıların neşeli ama kaba şarkılarına eşlik ederdi. Bu onun kaçış yoluydu.
Shou, bar masasına oturarak "Hey, bana oradan bira doldur. Buz büyüsüyle soğutmayı unutma!" dedi ve kollarını masanın üstüne koydu.
Gözlerindeki yorgunluk, bardağın yansımasında bile okunuyordu. Barmen onu fark edince, elindeki bezle tozlu bardakları temizlerken Shou'ya dönüp gülümsedi.
"Hemen getiriyorum Kahraman Shou. Bu sefer istediğinden daha da soğuk, adeta buz tutmuş bir bardak olacak!"
Fıçının yanına giden barmen, bardağa bira doldurduktan sonra köpüğü kenarlarından taşan birayı Shou'nun önüne bıraktı. Shou, bardağı direkt kafasına diktiğinde, buz gibi sıvının boğazını yakarak geçtiğini hissetti. Tek bir hamlede bardağın yarısını bitirmişti. Yaşadığı başarısızlık zihnini kemiriyor, kaybettiği dostlarının hatırası kalbini sıcak bir demir gibi dağlıyordu. Yine de bir kahraman olarak ayakta kalması, bu acıyı yutması gerektiğinin farkındaydı.
Barmen, önünde dikilirken elini teselli edermişçesine Shou'nun omzuna koyarak "Ne oldu? Kafana takılan bir şey mi var? Seni böyle birayı su gibi içerken görmek nadir." dedi.
"Sanırım ben büyük bir hata yaptım Tenden… Hem de geri dönüşü olmayan tarzda…"
Tenden, bir yandan bardak silmeye devam ederken alaycı bir şekilde cevapladı. "Hahahah, senin gibi birisi mi hata yapacak? Bak bu gerçekten komikti Shou."
Shou'nun yüzü ciddileşti, ses tonu bir kış rüzgarı kadar soğudu. "Şaka yapmıyorum Tenden. İmparator tarafından bizzat yeni doğan kralı infaz etmek için görevlendirildim. İstihbaratı aldım ve en savunmasız olduğu o ilk anında saldırdım. Ama o canavar! Hepsi o canavarın suçu!"
Tenden, Shou'nun sesindeki gerçek dehşeti fark edince bir an duraksadı. "Önce sakinleş Kahraman. Hangi canavar? Orada tam olarak ne oldu, bana özet olarak anlat."
Shou, bardağı masaya sertçe vurdu. "Rodius… Şeytan Krallığı'nın eski büyü komutanı Rodius Veldoria. O lanetli varlık, Kutsal Savaşçılar üyesi olan dostlarım Hana Mikazuki'yi ve Shiori Apoeme'yi gözlerimin önünde öldürdü. Korktum, geri çekildim... Kaçtım! Ama o sahne, o kan gölü hala aklımda. Dostlarımı koruyamadım Tenden."
Tenden duyduğu bu isimle birlikte elindeki bardağı dehşetle yere düşürdüğünde cam parçaları etrafa saçıldı. Şaşkın gözlerle Shou'yu omuzlarından tutarak doğrudan gözlerinin içine baktı.
"Bu nasıl olabilir? Rodius'un yıllar önce tamamen emekli olduğu, savaşlardan çekildiği söylenmişti. Öyle bir canavarın yeniden savaş alanına dönmesi demek... Tüm imparatorluğun, hatta tüm insanlığın büyük bir tehlikede olması demek Shou!"
Shou, solgun ve hüzünlü gözlerini yerdeki ahşap parkelere çevirdi. "Kaede yanıma geldi, 'senin suçun değildi Shou-san' diyerek beni teselli etmeye çalıştı ama biliyorum. Hepsi benim suçumdu. Eğer biraz daha hızlı, biraz daha güçlü olsaydım... O Leroin'i, o lanetli büyücüyü kendi ellerimle öldüreceğim! Ne olursa olsun, neye mal olursa olsun bunun hesabını soracağım..."
"Bence biraz kafanı dinlendir. Loncadan birkaç görev al ve keyfine bak."
Shou, bardağında kalan son bira yudumunu da kafasına dikip bitirdikten sonra boş bardağı masanın üzerinde yavaşça çevirmeye başladı.
"Hah, bunu ben de isterdim Tenden… Ancak imparator beni huzuruna bekliyor. Yuichi özel bir görev için uzakta olduğu için, şu an bu yükle yüzleşecek tek kişi benim."
Tenden, Shou'nun gitmeye hazırlandığını görünce tezgahın altından, içkilerin durduğu tozlu raftan kana bulanmış, eski bir kolye çıkardı. Shou'nun önüne, masanın tam ortasına bırakarak masaya yaslandı.
"Biliyor musun Shou… Ben de yıllar önce Şeytan Kral'ın ordusuyla olan o büyük savaşta en sevdiğim kızımı kaybettim. Büyücülerin komutanı Refekta... Acı bizi biz yapar dostum, buna zamanla alışırız. Önemli olan o acıyla ne yaptığındır."
Shou, kolyeye şaşkınlıkla bakarken mırıldandı.
"Kızını kaybettiğini bilmiyordum Tenden. Hatta senin bir kızın olduğunu bile şu an yeni öğrendim."
Tenden, kolyeye bakarken bir anda bar kapısı açıldı. İçeriye giren, üzerinde imparatorluk nişanı taşıyan bir kutsal savaşçıydı. Shou'nun yanına gelerek selam verdi.
"Kahraman Shou, İmparator Eden seni çağırıyor. Hemen gelmeni istedi."
Shou, sandalyeden kılıcının kabzasını sıkıca tutarak indi. Alnına düşen uzun buklesini eliyle düzeltti, handaki tanıdık yüzlere kısa bir selam vererek dışarı çıktı. Kutsal Savaşçılar, Shou gibi dış dünyadan, Japonya'dan geldikleri için kendi aralarında Japonca konuşmayı tercih ederlerdi.
Yolda saraya doğru yürürlerken, Haganezuka isimli savaşçı Shou'ya dönüp çekinerek sordu.
"Şey… Shou, orada olanlar yüzünden kendini gerçekten bu kadar sorumlu mu hissediyorsun?"
Shou, önünde uzanan taş döşeli yola ve yürüyen insan kalabalığına bakarken kılıcının kabzasını daha da sıkı kavradı.
"Eğer 'evet' deseydim, bana bunun benim suçum olmadığını söyleyip vicdanımı rahatlatmaya çalışırdın değil mi? Ama gerçek şu ki, benim o aceleci kararım yüzünden iki değerli insan, beraber savaştığımız iki insan öldü."
Haganezuka iç çekerek cevap verdi.
"Hayır Shou-san, senin yanında gelmemiz tamamen bizim kendi isteğimizdi. İnsanlar bize 'başka dünyadan gelen deliler' diyor olabilir ama sonuçta bu gezegeni, bu insanları koruyanlar bizler değil miyiz?"
Shou, gözlerini Haganezuka'ya çevirdi.
"Doğruyu söylemek gerekirse, Rodius denen o eski canavar orada olmasaydı... Şeytanların soyunu o gün tamamen kurutabilirdim. Sadece bebek kralın ölmesi yeterliydi. Ardından tüm dünya bu işgalcileri gezegenden sonsuza dek silecekti."
"Peki Shou... Hiç kendi dünyamıza geri dönmek istedin mi? Ailen, sen bunca zamandır yokken çok üzülmüş olmalı. Benim ailem zaten öldüğü için geri dönmemi gerektirecek bir bağım yok ama senin hala bir bekleyenin var."
Shou, bakışlarını gökyüzündeki beyaz bulutlara çevirdi. Aklına ailesinin silik hatıraları geldi. Bu dünyada yaşlanmadığı için tam 200 senedir buradaydı. Aile kavramı onun için artık sadece eski bir kitaptaki silik bir tanımdan ibaretti. Hayatını, gençliğini ve kılıcını sadece doğacak olan Şeytan Kral'ı öldürmeye adamıştı. Artık bu onun tek amacı haline gelmişti.
Beraber normal olaylar hakkında konuşarak yürüyüşlerine devam ederlerken, loncanın yakınındaki büyük meydanda diğer Kutsal Savaşçıların bir arada oturduğunu gördüler. Shou, yaşadığı suçluluk duygusu yüzünden onların yanına gitmemek için görmemiş gibi yapmaya çalışsa da Haganezuka onu kolundan tutup zorla grubun yanına götürdü.
"Selam dostlar nasılsınız?" diyerek sohbeti başlattı Haganezuka.
Florina, Shou'yu görünce gülümseyerek "Merhabaaaa, Kahraman Shou… Sonunda sizi burada gördüğümüze sevindim." dedi.
Shou, Florina'nın o uzun, pembe ve özenle örülmüş saçlarına bakarak donuk bir sesle cevap verdi.
"Ben sizi gördüğüme pek sevinemedim Florina. Neden olan biten onca şeye rağmen sanki hiçbir şey yaşanmamış, dostlarımızı kaybetmemişiz gibi bu kadar rahat davranıyorsunuz?"
Tank lakabıyla bilinen, kaslı vücudu ve siyah rengindeki kısa saçlarıyla grubun en iri üyesi olan Sora araya girdi.
"Asıl sen neden bütün bu yaşananların tek sorumlusu senmişsin gibi bize bu kadar soğuk ve uzak davranıyorsun Shou? Biz burada bir ekip, bir dost grubu değil miyiz? Eğer kaybedersek beraber kaybederiz, kazanırsak zaferi beraber kucaklarız."
Büyücü sınıfından Shinobu, elindeki kırmızı asasıyla Shou'ya yaklaştı, sesi şefkat doluydu.
"Sora haklı Shou. O gün biz topluca kaybettik, sadece sen değil. Ölen dostlarımız Hana ve Shiori senin şu anki bu halini, bu perişanlığını görselerdi ne kadar üzülürlerdi biliyor musun?"
Shou, o meşhur egolu ve sert tavrıyla cevapladı: "Size kalsa ben bir tanrıyım, dünyanın en güçlü varlığıyım değil mi? Ama gerçek farklı Shinobu. Ben orada yaptığım hatalarla, öngöremediğim hamlelerle onların ölmelerine doğrudan sebep oldum."
Sora öfkeyle elini yanındaki duvara vurdu. "Kapa çeneni artık Shou! Bu çocuksu ve bencil tavırları bir kenara bırak. Orada yaptığın tek hata o anki sakinliğini koruyamamandı. O canavarın, Rodius'un orada olması senin suçun veya senin kontrol edebileceğin bir durum değildi!"
"Hah, dediğiniz gibi olsun ama bu durum benim şu an yasta olduğum ve kalbimin yandığı gerçeğini değiştirmeyecek. Sizler bu yas sürecinde istediğinizi yapmakta özgürsünüz."
Shou, rüzgârda savrulan uzun saçlarını arkasına atarak hızla uzaklaşmaya başlayınca, Shinobu arkasından gitmeye yeltendi ama savaşçı unvanlı Mina onu kolundan tutarak durdurdu.
"Onu biraz kendi haline bırak Shinobu. Merak etme, o ne kadar uzağa giderse gitsin sonunda yine aramıza dönecek. Bizim şu an sadece Yuichi'ye ve onun getireceği haberlere güvenmemiz lazım."
Onlardan ayrılan Shou, tek başına imparatorun yanına gitmek üzere iç kaleye doğru yöneldi. Kendi açtığı bu yarayı ancak kendisinin kapatabileceğine inanıyordu. Taşlarla döşeli o görkemli yolda üç saatlik bir yürüyüşün ardından nihayet devasa iç kale surlarına ulaştı.
İç kale muhafızları, Kahraman Shou'yu görür görmez saygıyla başlarını eğdiler ve büyük kapıların açılması için işaret verdiler. Kapılar açıldığında Shou'yu imparatorun özel koruması Pyota Nyoesu karşıladı. Pyota da tıpkı Shou gibi dış dünyadan gelmişti ve eski hayatında bir polis olduğu için burada da imparatorun en yakın koruması olmayı seçmişti. Üzerindeki polis üniformasını andıran özel kıyafeti ve gece kadar siyah kısa saçlarıyla Shou'nun tam karşısında, bir kaya gibi durdu.
"Hoş geldin isekai yoldaşım Shou. İmparator Eden seni taht odasında, oldukça gergin bir şekilde bekliyor. Bu seferki görevi batırdığını, o bebeği elinden kaçırdığını duydum. Gerçekten sıkıntılı ve imparatorluk için utanç verici bir durum ama bu senin hala savaşmaya devam etmene engel değil." dedi Pyota.
Shou, Pyota'nın iri vücuduna bakarak, "Pyota, seni her gördüğümde o devasa kaslarının gelişimi gözlerimi alıyor. Bu korumalık işini bu kadar severek yapmana gerçekten sevindim." dedi iğneleyici bir dille.
Pyota, üstten bakarak "Özlem faslını geçelim Shou. İmparatorun huzuruna çıkacaksın. İmparator Eden, ne emrederse onu yapacağımdan şüphen olmasın." diyerek kaslarını kastı.
Shou hafifçe gülümsedi. "Hah, ne kadar sadık bir köpek olduğunu biliyorum Pyota. Şimdi izin ver de geçeyim, sayın kaslı koruma."
Pyota, Shou'nun geçmesi için ağır adımlarla kenara çekildi ve bir gölge gibi onu arkasından takip etmeye başladı. Pyota'ya göre Shou, o kutsal kılıcı olmasaydı aslında pek de bir önemi olmayan, zayıf biriydi hatta kendisinin bile onu yenebileceğine inanıyordu. Shou ise artık imparatorla yüzleşmeye, yaptığı hatanın bedelini ödemeye hazır bir şekilde taht odasına doğru ilerliyordu.