Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 67 - Taç Giyme ve Yeni Hizmetkâr
Saldırının başlamasının üzerinden geçen o kanlı ve yorucu ikinci günde, Loropis'in kaderi artık geri dönülemez bir yola girmişti. Vikont İris, o efsanevi gücüne rağmen Tokito karşısında aldığı yenilgiyle sadece onurunu değil, beraberinde getirdiği 15 bin kişilik ordusunun da büyük bir kısmını kaybetmişti. Guter'in savunma hattı bu ağır kayıpla birlikte aşırı derecede zayıflamıştı ancak surların korunaklı kulelerinde, strateji haritalarının başında bekleyen Guter, henüz bu felaketin boyutlarından haberdar değildi. O, hala çocukluk arkadaşı ve en sadık yoldaşı İris'e, onun sarsılmaz gücüne ve timsah pulları kadar sert iradesine sonsuz bir güven duyuyordu.
Kuzey tarafında ise kuşatma, isyancı şeytan birlikleri tarafından bir nebze de olsa geriletilmeye çalışılsa da Kervil'in o akıl almaz, üstün kuşatma becerileri karşısında her hamle boşa çıkıyordu. İblis ordusunun disiplini, şeytanların toparlanmasına izin vermeyecek kadar kusursuzdu. Loropis'in o kadim surları, büyücülerin son manalarını harcayarak yaptıkları savunmalar sayesinde şimdilik ayakta kalmayı başarmıştı fakat her bir çatlak, her bir sarsıntı yıkılmanın artık an meselesi olduğunu bağırıyordu. Guter, surların üzerinde rüzgarın savurduğu peleriniyle ordusuna komuta etmeye çalışırken, soluk soluğa bir haberci yanına gelerek dizlerinin üzerine çöktü.
"Şeytan Kral." dedi haberci, sesi titreyerek. "Güney tarafına gönderilen Vikont İris... Vikont Koloton tarafından sürüklenerek getiriliyor efendim."
Guter, aldığı bu haberin şokuyla sarsıldı. Bir an için nefesinin kesildiğini hissetti. Hemen askeri zırhından yakalayıp kendine doğru çekti, gözlerinin içine öfkeyle bakarak kükredi.
"Ne dediğini biliyor musun sen? Vikont İris şu an savaş alanında, zafer kazanıyor olması gerekiyordu! O, krallığın en güçlülerinden biridir! Nasıl olur da buraya getirilebilir?"
Çok geçmeden meydanda ağır ayak sesleri duyuldu. Yırtılmış kıyafetinden sıkıca tutulmuş, bilinci yarı açık olan İris'i sürükleyen Momoi ve Koloton, Guter'in huzuruna çıktılar. Vikont İris, aldığı darbelerin etkisiyle zar zor uyanmayı başarmıştı ancak hissettiği o derin utanç yüzünden efendisinin yüzüne bakacak gücü kendinde bulamıyordu. Koloton ve Momoi, yüzlerindeki o sahte sadakat maskesini bozmadan Guter'in önünde asil bir saygıyla diz çöktüler.
Koloton başını yavaşça eğerek konuştu. "Güney bölgesinden gelen Prens Hevil ve kraliyet ailesinin o yeni üyesi... Vikont İris'i durdurmayı başardılar efendim. Maalesef İris ile giden ordu tamamen katledildi, bir tanesi bile sağ kalmadı. İris'in canını ise ancak son anda büyük bir risk alarak zor kurtarabildim." dedi ve Guter'in yüzündeki o yıkımı izlemek için başını kaldırıp doğrudan gözlerine baktı.
Guter, bir anlık duraksamanın ardından koşarak en sadık komutanını kucağına aldı. İris'in yaraları fiziksel olarak çok ağır değildi. Tokito onu öldürmemiş, sadece ruhunu ve gururunu parçalamıştı. Konuşacak hali kalmayan İris, Guter'in başarısızlığı için kendisine kızmasını, hatta oracıkta infaz etmesini beklerken, efendisinin ona bir baba şefkatiyle sarıldığını fark edince gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Bu koca savaşçı, görevini başarısız bir şekilde yerine getirmiş olmasına rağmen karşısındakinin duyduğu bu samimi üzüntü ve sevgi karşısında eziliyordu.
"E-Efendim..." dedi İris, sesi hırıltılı ve korku doluydu. "Verdiğiniz görevi yerine getiremedim. Sadece bir velede kaybederek ordumuza telafi edilemez bir kayıp verdirdim. Bunun cezası kanunlarımıza göre ölümdür, lütfen infazımı gerçekleştirin."
Guter sarılmayı bıraktı ve İris'in yaşlı gözlerinin içine büyük bir ciddiyetle baktı. "Bu önemli değil seni aptal! Eğer Vikont Koloton ve Vikont Momoi seni oradan çekip kurtarmasaydı ne yapardık? Eğer sen ölseydin... Tüm bu çabamızın, bu savaşın ne anlamı kalırdı? Sen benim için bir ordudan çok daha fazlasısın."
İris, söyleyecek tek bir kelime bile bulamadı. Aslında sert bir cezayı hak ettiğine inanıyordu ama karşılaştığı bu beklenmedik sevgi ve değer, onun o meşhur canavar gücünü neden daha erken kullanmadığına dair derin bir pişmanlık duymasına sebep oldu. Ona bu derece önem veren bir liderin isteğini yerine getirememiş olmak kalbini sızlatıyordu. Cevap vermek yerine, minnetle efendisine yeniden sarılmayı seçti.
Guter, bu duygusal anın ardından sarılmayı bıraktı ve keskin bir bakışla Koloton'a döndü. "Orada tam olarak neler yaşandı anlat Koloton. İris o çocukla dövüşüp kaybettikten sonra siz de savaştınız mı?"
"İris'i bulduğumuz o an, kraliyet üyesinin tam infazı gerçekleştireceği, kılıcını indirmek üzere olduğu andı." dedi Koloton, sesindeki yalanı gerçeğe bulayarak. "Bizi gördüğünde İris'i bayıltarak bize doğru döndü. Onunla kısa bir süre savaştık ancak o an karşımızdaki gücün ne denli kontrolsüz ve tehlikeli olduğunu, onu yenemeyeceğimizi anladığımızda geri çekildik."
Koloton aslında özünde doğruyu söylüyordu. İstese bile, o anki Tokito'ya karşı hiçbir şansı olmadığını biliyordu. Vikont İris, Koloton'u bile zorlayacak kadar muazzam bir güce sahipken, onu bu hale getiren Tokito artık bambaşka bir seviyeye ulaşmıştı. Yanındaki Momoi bile, o vahşi doğasına rağmen Tokito ile savaşamayacağının, o karanlık aurada boğulacağının farkındaydı. O an meydanda herhangi biri onları görseydi, sadakatlerini kanıtlamak için savaşmak zorunda kalabilirlerdi ama Tokito'nun yaydığı o dehşetten herkes o kadar korkmuştu ki kimse buna cesaret edememişti.
General Guter, onların söylediklerine körü körüne inanacak kadar saf biri değildi fakat 15 bin kişilik ordudan tek bir askerin bile hayatta kalmamış olması, yaklaşan düşmanın ne denli yıkıcı bir güce ulaştığını kanıtlıyordu. Artık elinde Loropis'i savunacak düzenli bir ordu kalmamıştı. Başkenti tamamen kontrol altına alamayacağını anlamıştı bu yüzden en azından şehri tamamen kaybetmeden önce Kervil'i durdurmak ve onurunu kurtarmak için son bir karşı saldırı yapmaya karar verdi.
"Koloton ve Momoi, size saldırmadan önce son bir emir veriyorum." dedi Guter, sesi artık bir vedanın hüznünü taşıyordu. "Eğer Kervil bu savaşta beni öldürürse, en azından o veledin krallığı tamamen batırmadığından emin olun. Artık bu savaşı kazanmanın hiçbir imkanı kalmadı."
Koloton, bu teslimiyetçi tavra karşı çıkarak dizlerinin üzerine çöktü. "Lütfen efendim, bu şekilde konuşmayın! Sizinle cepheye gelmemize izin verin veya bize doğrudan o veledi öldürmemizi emredin bizde canımız pahasına bunu başaralım!"
Guter, kuzeydeki o devasa kuşatma ordusuna bakarak ellerini surların soğuk taşlarına dayadı. "Sizin gelmeniz artık hiçbir şeyi değiştirmez Koloton. Kervil ölse de o velet ölse de İblis Krallığı bu satranç oyununda galip gelecek. Bunu söylemekten nefret ediyorum ama o velet ölürse, başımızda meşru bir lider kalmayacağı için İblis Krallığı tüm şeytanları kendi kölesi yapacak. Bu krallığın devamı için ona ihtiyacımız var."
Guter, hatalı ve hırslı bir şekilde başlattığı bu darbe girişimini, sonunda mantıklı ve asil bir karar alarak bitirmeye odaklandı. Savaşı kazanmasının imkanı yoktu ama en azından başlattığı bu kanlı pisliği, kendi canıyla temizlemeliydi. Muazzam siyah zırhını kuşandı, babasından kalan mızrağı eline aldı. Arkasına kalan son 20 bin sadık askerini alarak mühürlü büyük kapının açılmasını emretti.
Büyücülerin yardımıyla kadim mühürler birer birer kırıldıktan sonra, devasa kapılar büyük bir gürültüyle açıldı. Bu sefer geri çekilmek, surların arkasına saklanmak yoktu. Ya bu topraklarda şerefleriyle öleceklerdi ya da imkansızı başarıp öldüreceklerdi. Guter, orduya olan sadakatin bir yere kadar dayanabileceğini biliyordu. Askerleri aç, yorgun ve bitkindi. Ancak son çare olarak bu sadık ruhları ateşe atmaktan başka bir şansı kalmamıştı.
Ordunun kapıdan dışarıya, ova boyunca bir sel gibi akmasıyla birlikte Kervil'in birlikleri de hemen toparlanmaya başladı. Kervil, düşmanının bu intihar saldırısını memnuniyetle kabul ediyordu. Devasa savaş baltasını tutarak Guter'in gelişini kuşatma kampından izleyen Kervil, baltasını zemini sarsacak, yerdeki taşları çatlatacak kadar güçlü bir şekilde yere vurdu. Dört gözünü de kullanarak alanı taradı ve sağ eliyle düşmanı işaret etti.
"İblis ordusu, kudretinizi gösterin! Saldırın!"
Tokito'nun daha önce verdiği kesin emir üzerine, zorunlu kalınmadıkça düşman askerleri öldürülmeyecek, sadece etkisiz hale getirilecekti. Tokito, halkının kanının daha fazla dökülmesini istemiyordu. Bu kuralın çiğnenmediğinden emin olmak, gizli infazları engellemek için Killer Clown bir gölge gibi ordunun içine sızmıştı. Kervil, kuşatma kampında otururken belirsiz bir kaynaktan aldığı mektupla bu durumdan haberdar edilmişti. Ensesinde her an bir suikastçının nefesini hissediyordu.
Herhangi bir yanlış hareketinde, kendi müttefiki sandığı o asker kılığındaki suikastçının hançerini kalbinde hissedebilirdi. Dört göze sahip olan Kervil, kaba ve devasa vücuduna rağmen savaş baltasını bir tüy kadar hafif ve ustalıkla kullanıyordu. Her yöne bakabilen gözleri sayesinde zayıf bir noktası yok gibiydi. Her bir hamleyi, her bir ok atışını aynı anda takip edebiliyordu.
Guter, mızrağını gerilerek, tüm kaslarını kullanarak tuttu. "Bakalım bu güce karşı ne yapabileceksiniz... Işık Büyüsü: Patlayıcı Mızrak!" diyerek tüm manasını silahına aktardı.
Büyünün aktif olmasıyla mızrak, sanki bir kor ateşmişçesine kıpkırmızı bir renge büründü ve etrafa kıvılcımlar saçmaya başladı. Guter'in mızrağı fırlatmasıyla hava yırtıldı. Mızrak, bir alev topu gibi İblis ordusunun üzerine uçtu. Kervil, mızrağın yıkıcı gücünü fark ettiği an bir anda havaya sıçradı. Savaş baltasını yatay pozisyona getirerek gelecek olan o devasa enerji kütlesini bekledi. Mızrak, bir tank mermisi kadar hızlı ve yıkıcı bir şekilde baltaya çarptığında, gökyüzünde sağır edici bir gürültüyle devasa bir mana patlaması yaşandı. Havada oluşan şok dalgası, yerdeki askerlerin dengesini bozacak kadar güçlüydü.
Guter, atının üzerinde bu muazzam savunma karşısında hayranlığını gizleyemedi. "Huh? Benim patlayıcı mızrağımı havada yakalayıp tutmayı başardın demek? Gerçekten dövüşmeye ve öldürmeye değer bir rakipsin Kervil!" diyerek atını daha da hızlandırdı.
Kervil'in savaş baltasını omuzlayıp devasa adımlarla koşmaya başlamasıyla, iki ordu birbirine girdi. Leroinler'in desteğinin eksikliği, Şeytan ordusunun her hamlesinde hissediliyordu. Yaralanan askerler ayağa kalkamıyor, savunma hatları her geçen saniye biraz daha çöküyordu. İblisler, yorgun olmamaları sayesinde artık şeytanlara karşı tam bir denge kurmuş, hatta üstünlük sağlamaya başlamışlardı. Savaş alanı kılıçların çarpışma sesleri, canavarlaşmış şeytanların kükremeleri ve İblis askerlerinin disiplinli naralarıyla dolup taşıyordu.
"Sonunda seninle, bu krallığın generaliyle gerçek bir dövüşe girebileceğim." dedi Kervil, savaş baltasının sapını toprağı yararak batırırken. "General Guter... Bakalım efsanelerde anlatıldığı kadar güçlü ve yıkıcı mısın, yoksa sadece bir hayal misin?"
Guter mızrağını dik pozisyonda, savunmaya hazır tutarak cevap verdi. "Hah, bakıyorum da zamanında kuyruğunu kıstırıp kaçan bir velet, şimdi koskoca bir İblis Krallığı'nı arkasına almış, bize güç gösterisi yapıyor."
"Çok kabasın Guter, her zamanki gibi…" dedi Kervil, dört gözünü de rakibine dikerek. "O velet dediğin kişi, İblis Kral Nevil Jatur'u bile sarsılmaz zekasıyla korkutacak kadar asil ve bilge bir kral. Senin gibi hırslarına yenik düşmüş bir sokak serserisiyle onu kıyaslamak…"
"O velet mi Nevil'i korkuttu? Eğer bu bir şakaysa gerçekten çok komikti Kervil!"
"İstediğin kadar gülebilirsin Guter, birazdan bu gülüşün yerini acıya bırakacak. Konuşma süresi bitti, artık kan dökme zamanı. İblis askerleri, tüm şeytanları sağ ele geçirin ve esir alın!"
Kervil, emir verdikten sonra baltasını sapladığı yerden tek bir hamlede çıkararak Guter'in üzerine büyük bir hızla sıçradı. Guter mızrağıyla karşılık verirken, Kervil'in o devasa kütlesinin yarattığı baskı altında kemiklerinin sızladığını hissetti. Guter'in bedeni, Kervil gibi devasa ve canavarımsı değildi. Şeytanlar güçlendikçe daha çok rafine olup insanlaştıkları için, fiziksel dayanıklılıkta bazen zorlanabiliyorlardı. Üstelik Guter, vikontlar arasında canavar formuna giremeyen tek kişiydi. Bu onun en büyük dezavantajıydı.
"Karanlık Büyü: Demir Golem!"
Savaş alanının ortasında, yerin altından gelen gürültüyle birlikte devasa, demirden oluşan, paslanmaz bir golem yükseldi. Kervil, bu devasa tehdit karşısında biraz geriye sıçradı. Tam o sırada, fırsat kollayan Vikont Fujih de Kervil'in üzerine arkadan saldırdı. Savaş baltasını siper ederek hamleyi durduran Kervil, aynı anda üç farklı ve güçlü düşmanla savaşması gerektiğini anladı. Savaş baltasını saldırı pozisyonunda sıkıca tutarken, hemen arkasından zarif ama tehlikeli adım sesleri duyuldu.
"Işık Büyüsü: Keskin Yelpazeler!"
Kortus, müttefiki Kervil'i bu amansız savaşta yalnız bırakmamak için sadık kraliyet muhafızlarıyla birlikte yardıma gelmişti. Elindeki iki görkemli yelpazeyle Kervil'in yanına ulaştığında, ona hafif bir gülümseme ve asil bir baş selamı sundu.
"Geciktiğim için özür dilerim Kervil, bu karmaşada yolumu bulmak biraz zaman aldı. Seni bu canavarlarla yalnız bırakmayacağım." dedi ve bir ıslık çaldı. "Ayrıca... Killer Clown!"
Askerlerin içine bir gölge gibi saklanan Killer Clown, zırhını tek bir hamlede parçalayarak o dehşet verici ve kan donduran yüzünü gösterdi. Hançerlerini, çıkardığı üç diliyle birden aynı anda yalayan Killer Clown, karşısındaki düşmanları korkutmak yerine onlara bakarak ne kadar lezzetli olduklarını, hangisinin kanının daha tatlı olduğunu tartıyordu.
"Hiç... Hayatımda daha önce gerçek bir vikontun tadına bakmamıştım. Bugün ziyafet günümüz olacak, hadi yemeğe başlayalım!" diye mırıldandı, sesi tüyler ürpertici bir neşeyle doluydu.
Kervil, aslında kendi tarafında savaşan bu karanlık şeytanlardan bile gizli bir korku duymaya başlamıştı. Bir yanda krallığın en azılı katili Killer Clown, diğer yanda eski kralın en güçlü ve gizemli hizmetkârı Kortus... Onlara tam anlamıyla güvenmiyordu ama böylesine zorlu bir savaşta yanında bu denli güçlü müttefiklerin olması içini bir nebze de olsa rahatlatıyordu.
Demir Golem, Guter'den aldığı emirle birlikte deprem yaratacak kadar güçlü, devasa ayaklarıyla zemini sarsarak saldırıya geçti. Kortus'un ışıktan yaratılmış yelpazeleri, golemin o kalın demir zırhını bile kesecek kadar keskindi. Kortus devasa golemle uğraşırken, Killer Clown ise gözüne Vikont Fujih'i kestirmişti. Hançerlerini eliyle döndürerek onun karşısına dikildi.
İlk saldıran taraf, Guter'in umutsuz ama hırslı tarafıydı. İki tarafın güç seviyeleri birbirine çok yakın olduğu için her hamle bir satranç maçı kadar dikkatli yapılıyordu. Kortus'un yelpazeleri, devasa golemin dayanıklılığını aşmaya başlamıştı. Bu sayede İblis tarafı az da olsa üstünlük kurabiliyordu. Guter ise mızrağını ışık hızıyla kullanabildiği için Kervil karşısında hala dirençli duruyordu.
Kuzeydeki bu büyük ve yorucu savaş devam ederken, Şeytan Kral Tokito, ordusuyla birlikte şehrin içindeki ilerleyişine kararlılıkla devam ediyordu. Sarayı ve çevresindeki mahalleleri tamamen ele geçirdikten sonra yönünü asıl hedefine, kuzeydeki çatışma alanına çevirdi. Artık yolunda duracak pek bir askeri güç kalmamıştı. Ordu, her bir sokağı güvene alarak rahat bir şekilde ilerleyişini sürdürüyordu.
Vikont Momoi, Xavier ve Koloton, efendilerini yanlarındaki sadık askerlerle birlikte meydanın girişinde bekliyorlardı. Bu sefer Tokito'nun karşısına birer engel olarak çıkmak gibi bir niyetleri yoktu. Aksine, ona doğrudan biat ederek şehrin tamamen düştüğünü tescil edeceklerdi. Üç hafta süren bu uzun, yorucu ve kanlı darbe artık bu meydanda sona ermeliydi.
"Sence böyle devasa ve sadık bir orduyu bu kadar kısa sürede elde etmesi inanılmaz değil mi abi?" dedi Momoi, pençelerini Xavier'in omzunun üzerine dostça ama heyecanla koyarak.
"Ben eğer efendimizin yerinde olsaydım ve Nevil Jatur'un karşısına bu cüretle çıksaydım, muhtemelen Nevil kellemi çoktan krallığımıza bir paket olarak geri gönderirdi. Efendimizin yaptığı şey sadece güç değil, saf bir deha." dedi Xavier.
"Kralımız gerçekten de tanıdığımız o çocuktan çok daha güçlü ve zeki birine dönüştü. Onun bu kadar kısa sürede büyümesini, gelişmesini ve bir lider olarak olgunlaşmasını izlemek... Gerçekten büyüleyici. Değil mi koca kuyruklu ejderha?" dedi Momoi, Koloton'a takılarak.
Koloton bu söz üzerine sinirlenerek devasa kuyruğunu taş zemine sertçe vurdu. "Sen kime koca kuyruklu diyorsun ufaklık!" dedi ama hemen ardından sakinleşerek ekledi. "Eh, doğru söylüyorsun. Efendimiz gerçekten olgunlaştı, gerçek bir kral gibi bakmaya başladı fakat asıl zor olan kısım bu yıkımın ardından başlayacak."
"Harabeye dönmüş, bölünmüş ve geri düşmüş bir krallığı yeniden toparlamak... Gerçekten bir savaşı kazanmaktan çok daha zor bir imtihan olacak." dedi Xavier, ufukta hâlâ dumanları tüten Loropis sokaklarına bakarak.
Tokito'nun ordusunun o devasa, siyah ve altın işlemeli sancakları uzaktan görünmeye başladığında, üç büyük vikont aynı anda dizlerinin üzerine çökerek arkalarındaki binlerce askerin de biat etmesini sağladılar. İblis ordusu meydana ulaştığında, bu muazzam karşılama törenini görünce Şeytan Kral'a yol vermek için binaların önlerine doğru disiplinle çekildiler.
Atının üstünde, üzerinde doğan güneşin son ışıkları ve o simsiyah peleriniyle adeta bir tanrı gibi gelen Tokito'yu gördüklerinde, hepsi sadakat sundukları kişinin gerçekten kral olduğunu bir kez daha iliklerine kadar hissettiler. Tokito'nun etrafındaki o gece kadar siyah aura, meydandaki herkese gücün, otoritenin ve mutlak hakimiyetin ne olduğunu sessizce hatırlatıyordu.
Meydanın tam ortasına ulaştığında atını durdurdu, çevik bir hareketle aşağı indi ve sadık komutanlarına bakarak konuştu. "Sonunda bu anlamsız savaş bitiyor. Hepinizin gizli ve açık destekleri sayesinde krallık tekrardan bizzat benim ve kraliyet ailemin mutlak emri altına girdi. Hepiniz aferini hak ettiniz." dedi ve ardından meydandaki diğer askerlerin yüzlerine tek tek baktı.
"Şeytan Kral..." dedi Momoi, başını yerden kaldırmadan. "Sizden küçük ama çok samimi bir istekte bulunmak istiyorum. Biliyorum, bir kraldan istekte bulunmak benim haddim değil ama savaş alanına, gökyüzünden uçarak inip Guter'e ve o darbecilere gerçek gücün kimde olduğunu göstermek istiyorum. Lütfen buna izin verin."
Tokito, diğer vikontların da bu teklife sessizce, gözleriyle onay verdiğini görünce kabul etti ve görkemli, simsiyah kanatlarını bir kez daha açtı. Koloton, Xavier ve Momoi de aynı şekilde kendi kanatlarını çıkartarak havaya kalkmak üzere emir beklediler. Tokito, yüzünü kuzeydeki kapılara, savaşın seslerinin geldiği yöne döndürdü ve bir anda havaya fırladı.
"Hadi, gidip şu anlamsız savaşı tamamen bitirelim. Onlara gerçek, sarsılmaz gücün ne olduğunu bizzat gösterelim!"
Dördü birden, devasa kanatlarını çırparak kuzey surlarına doğru, gökyüzünü yararcasına uçmaya başladılar. Havada sanki dört devasa yırtıcı kuş gibi süzülürlerken, aşağıda savaşın getirdiği o kara dumanlar iyice belirginleşmeye başlamıştı. Guter, aşağıda mızrağıyla önüne geleni ezip geçecek kadar güçlenmişti. Mızrağı, emdiği manadan dolayı gittikçe daha parlak bir kırmızıya dönüşmüş, kalınlığı ve ağırlığı artmıştı.
"General Guter!" diye bağırdı Tokito havadan, sesi bir fırtına gibi ovaya indi. Ardından kılıcını kınından çekerek ekledi. "Derhal teslim olmazsan, seni ve yanındaki her bir askeri vatana ihanetten bizzat idam edeceğim! Loropis şehri ve tüm krallık şu an tamamen benim birliklerim tarafından ele geçirilmiş durumda. Kaçacak yerin yok!"
Guter, bu tanıdık ve otoriter sesi duyar duymaz başını yukarı kaldırdı. Tokito'yu ve yanındaki diğer vikontları gördüğünde, mızrağını öfkeyle sıktı. Kervil'i bir anda, bir kalkan darbesiyle uzaklara fırlatarak o da kendi kanatlarını çıkardı. Artık tüm varlığını, tüm yaşam enerjisini o velet dediği Tokito'yu öldürmek için kullanacaktı. Mızrağıyla gökyüzüne sıçradı ve silahını Tokito'nun kafasına nişan alarak dik bir pozisyona getirdi.
"Toprak Büyüsü: Delici Mızrak!"
Mızrağını daha da keskinleştirmek, her türlü savunmayı delmek için en güçlü toprağı ve manayı kullandığında, yanındaki vikontlar Tokito'yu korumak için ileri atılmak istediler ancak Tokito elini kaldırarak onlara durmalarını işaret etti. Hiçbir büyü yapmadan, hiçbir savunma hareketi sergilemeden sadece öylece bekledi. Mızrak, Tokito'nun alnına birkaç santimetre kala bir anda durdu.
"Hah, senin tüm gücün gerçekten bu kadar mıydı General Guter? Ben İris'in karşısında, o rüzgarların arasında terlemiştim fakat sen... Sen gerçekten değersizsin!" dedi Tokito, sesi hayal kırıklığıyla doluydu.
Tokito, yen tekniğini, yani aurasını kullanarak mızrağın önüne sanki aşılmaz, demirden bir duvar örmüş gibi onu havada durdurmuştu. Guter'in kullandığı bu muazzam güç, İris'in o keskin rüzgârlarından bile daha zayıf kalıyordu ya da Tokito artık yen tekniğinde ustalığın da ötesine, mutlak hakimiyete ulaşmıştı.
Savunmasız ve şaşkın kalan Guter'in kafasına sert bir darbe indirerek onu metrelerce aşağıya, toprağa fırlattı ardından kendisi de bir tüy hafifliğiyle yere indi. Efendilerini korumak isteyen darbeci askerler hamle yapmak isteseler de Tokito'nun yaydığı o baskıcı aura karşısında silahlarını bile tutamadılar. Savaş artık resmen bitmişti. Tokito, mutlak bir zafer ilan ederek tüm darbeci hareketleri orada sona erdirdi.
Guter ve yanındaki hayatta kalan son askerler tek tek esir alınarak şehre götürüldüler. Tokito artık verdiği sözü tutmalıydı. Sarayın gizli mahzenlerinden aldığı o meşhur Şeytan Krallığı mührünü çıkardı ve Kervil'in yanına gitti. Buradan sonrası artık sadece Tokito'nun kendi krallık meselesiydi.
"İblis Krallığı'nın yardımları burada şerefle sona eriyor Kervil. Söz verdiğim gibi, aramızdaki o ebedi barış anlaşmasını bizzat mühürlüyorum." dedi ve mühürlü yüzüğünü çıkartarak, Kervil'in uzattığı kağıdın üzerine bastı. Kervil, bu tarihi anlaşmayı büyük bir saygıyla, dizinin üzerine çökerek teslim aldı ve askerlerine derhal toparlanmaları için son emrini verdi.
Savaş sona ermişti ama Loropis'in yaraları hala çok taze ve derindi. Şehir hala yer yer yanıyordu. Bu yıkımı düzeltmek, krallığı yeniden ayağa kaldırmak için İblis Krallığı, Tokito'ya 15 bin tecrübeli askerini destek birliği olarak bıraktı. Geriye kalan bütün İblis ordusu, toparlanma borularıyla birlikte güney sınırına doğru ağır ağır hareket etmeye başladılar.
Tokito ise sadık vikontları ve her zaman yanında olan hizmetkârı Kortus'la birlikte şehrin içine doğru ilerledi. Sokakları gezerek, halka savaşın artık tamamen bittiğini, meşru kralın geri döndüğünü bizzat ilan etti. Garnizon askerleri bu müjdeyi her sokağa yayarken, şehrin asayişi ve güvenliği yeniden üst seviyeye çıkarılıyordu.
Sarayın kapılarına geldiklerinde, içerde beklediğinden farklı bir şeyle karşılaşmadı. Sadece Koloton, efendisinin daha önce arzuladığı şekilde sarayın o eski, kasvetli ve karanlık atmosferini, daha asil ve görkemli bir havaya çevirmişti. Esir alınan vikontlar ve General Guter, başları eğik bir şekilde kralın arkasından geliyorlardı.
Sonunda başarmıştı... Uğrunda kan döktüğü, stratejiler kurduğu o taht odası artık tamamen ona aitti. Bu büyük başarının heyecanıyla sarayın yüksek tavanlı koridorlarını geçiyordu. Bebekken ağlayarak geldiği bu saray, şimdi kral olmaya layık o heybetli bedeniyle girdiğinde gözüne çok daha güzel, çok daha değerli görünüyordu. Ellerini arkasında birleştirerek yürürken, krallığın tek hakimine ait olan o devasa kapı ufukta belirdi.
Taht odası, üç metre uzunluğundaki işlemeli büyük girişiyle tüm ihtişamıyla önünde duruyordu. Kraliyet muhafızları, sadakatlerini bozmadan hala taht odasının girişinde nöbet tutuyorlardı. Tokito'yu gördüklerinde hepsi aynı anda dizlerinin üzerine çökerek, büyük kapıları kral için tıkladıktan sonra ardına kadar açtılar.
Tokito, taht odasının o upuzun kırmızı halılarını ve avizelerin altında parlayan parkelerini gördüğünde, emek vererek bir şeyi elde etmenin o tarif edilemez duygusunu kemiklerine kadar hissetti. Adımlarını hızlandırdı ve odanın sonundaki o tahtı gördü. Kararsızlıkları yüzünden gelmeyen bazı vikontlar vardı ama o an odada halihazırda altı vikont ve diz çökmüş olan General Guter bekliyordu.
General Guter, büyüyle güçlendirilmiş bağları çözülerek, kırmızı halının tam üzerinde, tahta bakacak şekilde diz çöktürüldü. İris ise herhangi bir bağa ihtiyaç duyulmadan, sadakatini göstermek için sol tarafta beklemeye geçti. Artık Tokito'nun o tahta oturmasını engelleyecek hiçbir güç kalmamıştı. Sadece... o tahta oturduğu an başına geleceklerden tamamen habersizdi.
Tahtın o soğuk ama bir o kadar da davetkar taşlarına yavaşça oturdu ve ellerini tahtın iki kenarına yerleştirdi. Tokito oturur oturmaz, kadim taht yeni sahibini anında tanıdı. Sırtını yasladığı kısmın en tepesinde duran kraliyet mührü, bir anda kırmızı renkten parlak bir yeşile dönmeye başladı. Tam o sırada, Tokito'nun önünde o tanıdık mavi sistem ekranı yeniden belirdi.
"Şeytan Kral tahta oturdu. Tahtın yeni sahibi Masajuka Tokito olarak belirlendi."
"Artık Şeytan Kral olduğunuz için kendinize yeni bir isim seçin."
Bir isim seçmek... Tokito bir an duraksadı. Hiçbir zaman özel bir isme ihtiyacı olacağını düşünmemişti. Hafızasını zorladı ve geldiği dünyada, edebiyatta ve efsanelerde şeytanlara verilen o kadim isimlerden birini hatırladı. "Diablopus... Evet, bu isim hem otoriter hem de köklerimi hatırlatıyor. Kararımı verdim, bu ismi seçeceğim!"
"Şeytan Kral'ın ismi kalıcı olarak Diablopus olarak değiştirildi."
"Zorunlu hizmetkâr çağırma işlemi başlatılmadan önce kimliğinizi herkese açıklayın!"
Tokito, yeni ismini haykırmak ve otoritesini perçinlemek için odadaki herkesin gözlerinin içine tek tek bakarak bağırdı. "Ben artık bu krallığın, bu toprakların tek ve mutlak hakimiyim! Diablopus... Bundan sonra benim bu dünyadaki tek ismimdir! Tüm krallığa ve dünyaya bu şekilde ilan edilsin!" Bu haykırışın ardından tüm vikontlar başlarını saygıyla yere eğdiler.
"Zorunlu hizmetkâr çağrılıyor..."
"Tanrının Öpücüğü yeteneği bu çağrıda kullanılabilir. Aktif edilsin mi?"
Doğduğum o ilk gün kazandığım bu yetenek burada da mı işe yarıyor? Madem bu kadar önemli bir an, kullanmaktan zarar gelmez. Evet, aktif et!
"Tanrının Öpücüğü kullanılıyor... Dikkat! A Seviye olan çağrı işlemi, iki seviye birden atlayarak S+ TEHLİKE seviyesindeki bir hizmetkârı çağırdı!"
"S+ seviye çağrı için büyü çemberi açılıyor..."
"S+ seviye Şeytan Kral Klerebis Tin Lordovindo çağrıldı."
Mavi ekranın bir anda sönmesiyle birlikte, tahtın tam önündeki kırmızı halının üzerinde devasa, siyah ve mor ışıklar saçan bir büyü çemberi belirdi. Bu çemberden dışarı taşan o siyah, uğursuz ve ezici aura, odadaki tüm vikontların dehşet içinde ayağa kalkmasına neden oldu. Açığa çıkan mana o kadar tehlikeli ve yoğundu ki, odadaki avizeler titremeye başladı. Büyü devam ederken, çemberin merkezinden gümüş rengi uzun saçlara ve bir hükümdar edasına sahip olan bir şeytan yavaşça yükselmeye başladı.
Gümüş saçlı şeytan, gövdesi tam olarak çemberden çıktığında Tokito'ya yandan buz gibi bir bakış attı ve konuştu. "Beni... Klerebis Tin Lordovindo'yu buraya çağırmaya cüret eden o küstah ölümlü sensin demek... Hahahahah, hepiniz burada, bu odada öleceksiniz..."
Tokito, hizmetkârın daha ilk nefesinde karşı karşıya olduğu tehdidin boyutunu kavradı. Mavi ekranın uyarısı hala zihninde yankılanıyordu. O bir Şeytan Kral'dı. Bir Şeytan Kral'ı, başka bir Şeytan Kral'a hizmetkâr olarak çağırmak... Bu, tüm dengeleri bozacak bir olaydı. Tokito, her ne kadar güçlenmiş olsa da hâlâ A seviyeyken, karşısındaki S+ seviyesindeki bu kadim tehdide karşı ne yapabilirdi? Bu savaş gerçekten kazanılabilir miydi? Vikontların bile dizlerinin bağını çözen bu hizmetkâr, bir krallığın kurtuluşu mu olacaktı yoksa sonun başlangıcı mı?
Devam edecek…