Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 66 - Loropis Kuşatması 3. Kısım
Tokito'nun surlardaki yarıktan şehre girişi, sanki kadim bir devin uyanışı gibiydi. Onun ardından Loropis'in dar sokaklarına akın eden İblis askerleri, binaların gölgeleriyle birleşerek bir karanlık seli gibi ilerliyorlardı. Şehrin her köşesinden yükselen metal sesleri, feryatlar ve yıkılan taşların gürültüsü, Loropis'in o eski huzurlu günlerinin üzerine kara bir perde çekmişti. Şehir halkı, evlerinin pencerelerinden titreyerek, yüzyıllardır hüküm süren Şeytan Krallığı'nın sokaklarında yabancı bir ordunun nasıl kol gezdiğini izliyordu. İblisler, karşılarına çıkan her bir direnişi ezici bir disiplinle bastırıyor, teslim olan şeytan askerlerini diz çöktürerek birer birer esir alıyorlardı.
Şehrin kuzey kapısında ise durum General Guter için tam bir kabustu. Güneyden gelen haberle sarsılan Guter, zamanın aleyhine işlediğini biliyordu. "Derhal kuzey kapılarını kapatın! Tüm birlikler şehre, saray çevresine çekilsin!" diye kükredi. Saray ve çevresindeki iç kaleyi son savunma hattı olarak kullanarak elindeki 40 bin bitkin ama sadık askeri burada bir umut olarak değerlendirmeyi planlıyordu. Ancak tam kuzey kapıları ağır gürültülerle mühürlendiği sırada, kuzey surları daha önce hiç tanık olunmamış bir güçle temelinden sarsıldı.
Guter, hırsla surların üzerine fırladığında gördüğü manzara, en kötü kabuslarından bile daha dehşet vericiydi. İblis Kralı'nın sağ kolu Kervil, tam 30 bin kişilik ordusuyla kuzey surlarına dayanmış, koçbaşları ve büyücülerle taşları dövmeye başlamıştı. Guter, bu kusursuz ve eş zamanlı saldırıyı kavramakta güçlük çekiyordu. İblislerin buraya nasıl bu kadar hızlı ve bu denli kusursuz bir planla ulaştığını düşünürken, dişlerini birbirine kenetledi.
"O velet..." dedi Guter, elleri surun soğuk taşlarını ezecek kadar sıkarken. "İblisleri arkasına alarak tüm krallığı dümdüz etmiş. Kendi öz yurduna, kendi krallığına zarar verecek kadar gözü dönmüş bir hırsla geri dönmüş bu velet!"
Guter, öfkesini dindirmek için sur taşlarını yumrukluyordu. Her darbesinde taşlar ufalanıyor, yumruklarından sızan mana surların üzerinde mor çatlaklar bırakıyordu. Planı saniyeler içinde paramparça oluyordu çünkü İblislerin bu kadar organize bir şekilde müdahale edeceğini asla düşünmemişti. Kazanması için önce kuzeydeki Kervil'i durdurması gerekiyordu ama güneyden sızan birliklerin kuzeye ulaşması sadece üç günlük bir süre alacaktı. Ellerini surların üzerine koyup derin bir nefes aldı.
"Ne yapmalıyım..." diye mırıldandı çaresizce. "Destek gelmeyecek ve elimdeki ordu bitkin halde. Ben manayla ayakta kalabilirim ama askerler kalamaz."
Kuzey surları Loropis'in en korunaklı tarafıydı, Kervil'i orada bir süre daha oyalaması mümkündü. Ama güneyden gelen o tehdidin bir an önce durdurulması gerekiyordu. Guter'in aklına gelen tek isim, krallığın en sadık ve en vahşi savaşçılarından biri olan İris'ti.
"İris!" diye bağırdı Guter. "Senin derhal güneye gitmen gerekiyor. Oraya git ve o şerefsiz veledi durdur. Yanına 15 bin asker al ve sonuna kadar savaş!"
İris, yüzünde tehlikeli ve kurnaz bir gülümsemeyle başını eğdi, elini kılıcının kabzasına yerleştirdi. "Emredersin Şeytan Kral. Ölüsü bile yeterli olur mu? Bir velede acımayacağım."
"Eti ve kemiği tamamen sana ait. Onu öldür ve krallığımızı bu beladan kurtarıp zafere taşı!"
İris, arkasına aldığı 15 bin şeytan askeriyle birlikte güneye doğru bir gölge gibi akarken, Tokito bu tehditten habersiz bir şekilde şehrin derinliklerine, hapishanelere doğru ilerliyordu. İblislerin bir kısmı şehrin güney girişinde barikatlar kurarak güvenliği sağlarken, içeride 40 bin İblis askeri düzeni kurmaya çalışıyordu.
Ufak tefek direniş gösteren devriyeler hariç, Tokito hızla ilerleyerek hapishanelere ulaşmayı başardı. Ancak hapishanenin girişindeki muhafızlar büyük bir kararlılıkla yolu kapattıklarında, Tokito'nun kılıcı kınından bir yılan gibi sıyrıldı. Görkemli kızıl kılıcın çeliği, meydandaki meşalelerin ışığında ölümcül bir parıltı saçıyordu. Garnizondan yaklaşık iki bin asker yolunu kestiğinde, Tokito İblis askerlerine durmalarını işaret etti. Biraz esnedi, kılıcını taş zemine batırdı ve ellerini ileriye doğru uzattı.
"Karanlık Büyü: Yıkım Zinciri!"
Askerler daha ne olduğunu anlayamadan, Tokito'nun büyüsü tamamlandı. Havada gözle görülmeyen ama buz gibi soğukluğu hissedilen zincirler, askerlerin başlarının üzerinde dolanmaya başladı. Tokito elini bir yumruk yapıp sıktığında, o hayaletimsi bağlar müthiş bir güçle gerildi. İki bin askerin başı, görünmez bir kuvvet tarafından birbirine çarptırıldı ve hepsi aynı anda taş zemine yığılarak bayıldı. Tokito, kılıcını batırdığı zeminden söküp çıkardı ve arkasındaki orduya ilerlemelerini söyledi.
Hapishanenin nemli, rutubetli ve ağır kokan koridorlarına girdiğinde, Tokito'nun ceketinin arkası rüzgârda uğursuz bir pelerin gibi dalgalanıyordu. Hücrelerdeki askerlerin yüzlerindeki o derin kederi gördüğünde, adımları yavaşladı. Savaşın yıkımı, bu sadık ruhların kendi krallıkları hakkında büyük bir üzüntü duymasına neden olmuştu. Tokito, bir hapishane duvarına yaslandı ve başını soğuk taşa yaslayıp uzun uzun düşünmeye başladı.
"B-Bir şehrini bile koruyamayan ben, bu krallığı gerçekten hak ediyor muyum?" diye fısıldadı kendi kendine. "Neden bu işe giriştim? Benim bu direnişim, bu masum askerlerin böyle yerlerde, demir parmaklıklar ardında beklemelerine neden oldu. Krallığı General Guter'e bırakmak varken, neden kendi krallığımla, kendi halkımla savaşıyorum?"
Tam o sırada, hücrelerden birinden bir ses yükseldi. Parmaklıklar arasından Tokito'nun asil kıyafetlerini ve o sarsılmaz duruşunu fark eden bir asker, demir parmaklıkların arasından bağırdı.
"Şeytan Kral!"
Bu kelimeyle beraber tüm hapishane o askerlerin gür sesiyle doldu: "Şeytan Kral! Kralımız geldi!" Garnizon askerlerinin bu coşkulu seslenişi, Tokito'yu onlara doğru yürümeye itti. Askerlerin her birinin yorgun ve kirli yüzüne tek tek baktıktan sonra, Tokito bir anda dizlerinin üzerine düştü. Bir kral, halkının önünde zayıflık göstermezdi ama Tokito şu an bir kral değil, kalbi paramparça olmuş bir evlat gibi içtenlikle ağlıyordu.
"Sizleri… Sizin gibi sadık askerleri koruyamadım," diye hıçkırdı. "Krallığın kalbi, Loropis yanarken sizlerin yanında olamadım. Ben gerçekten Şeytan Kral olmayı gerektirecek kadar başarılı mıyım?"
Tokito, avuçlarını açmış, başı eğik bir şekilde af dilercesine beklerken, hücrenin içinden metal bir nesne fırlatıldı ve sert bir şekilde Tokito'nun kafasına çarptı. Bu, askerlere yemek yemeleri için verilen basit bir demir kaşıktı. Tokito, bu kaşığın kendisine verilen bir ceza olduğunu düşündüğü için hiçbir şey söylemedi ama yanılıyordu. Bu kaşık, krallarının bunları düşündüğü için, bir kralın tereddüt etmemesi gerektiği için fırlatılmıştı.
"Kraliyet ailesi sayesinde bu krallık yüzyıllardır ayakta kalabildi!" diye bağırdı bir asker. "Şeytan Kral olmadan Şeytan Krallığı var olmaz! Tek gerçek Şeytan Kral'ın o yüce gücü ve sarsılmaz otoritesidir!"
Rastgele bir askerden gelen bu söz, başkentin ve tüm krallığın Tokito'ya borçlu olduğu bir hakikatti. O, krallığı için her türlü acıya katlanarak güçlenmişti. Kaybetmişti, defalarca kaybetmişti ama her zaman krallığını düşünerek yeniden ayağa kalkmıştı. Bu, onun verdiği emeğin en bariz kanıtıydı. Ruhunu satmış, karanlık güçlerle pazarlık yapmış, güç uğruna sevdiklerinin kalbini kırmıştı ama tüm yaptığı şeylerin tek amacı sevdikleri ve krallığıydı. Halkının ve sevdiği kişilerin uğruna yapamayacağı hiçbir şey yoktu.
Askerlerin o ümit dolu ama endişeli yüzlerine baktıktan sonra Tokito, kendi ellerine baktı. Gücün kölesi değil, güce hükmeden bir hükümdar olduğunun farkına vardı. Üzerindeki tozu silkeleyerek vakur bir şekilde ayağa kalktı. Duvarda asılı olan anahtarları aldı ve tek tek tüm hücreleri açtı.
Askerlerin boyunlarındaki mana emen kelepçeleri parçalayıp kılıçlarını onlara geri verdi. Özgürlüklerine kavuşan askerlerin yaptığı ilk iş, Tokito'yu kucaklayıp havaya fırlatmak oldu. Onu fırlatıp tutarak efendilerinin dönüşünü kutlarken, Tokito ilk kez bu savaşın ortasında gerçekten gülümsüyordu.
Tam o coşkulu kutlamaların en sıcak anında, dışarıdan gelen ve surların soğuk taşlarında yankılanan o tiz çığlıklar ile birbirine çarpan metal sesleri, sert bir tokat gibi patlayarak gerçeği herkese yeniden hatırlattı. Loropis'in hapishane koridorlarındaki o kısa süreli sevinç, yerini bir anda ölümün o tekinsiz sessizliğine bırakmıştı. Tokito ve beraberindeki garnizon askerleri, bir an bile tereddüt etmeden hapishaneden dışarıya, meydana doğru koştuklarında karşılarında gördükleri manzara onları şok etmişti.
Meydan, duman ve kan kokusunun birbirine karıştığı devasa bir savaş alanına dönmüştü. Vikont İris, o heybetli ve insanın kanını donduran devasa gövdesiyle meydanın tam ortasında duruyor, önüne çıkan İblis askerlerini tek bir hamlede, birer kağıt parçasını yırtar gibi katlediyordu. Her savurduğu kılıç darbesinde havaya taze kan sıçrıyor, askerlerin feryatları geceyi deliyordu.
İris, Tokito'nun meydana çıktığını fark ettiği an, öldürdüğü haşerelerden duyduğu o vahşi ilgiyi bir anda Tokito'ya çevirdi. Yüzünde, kurbanını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının o iğrenç ve kibirli gülümsemesi belirdi. Küçümseyici, bir o kadar da gür bir sesle meydanın öbür ucundan bağırdı.
"Sonunda geldin velet! Seni burada beklerken zaman geçsin diye birkaç ısınma yapayım dedim. Bakıyorum da arkana o sadık köpekleri almışsın ama seni koruyacak ordun bakıyorum iyice dağılmış!"
Tokito'nun etrafındaki o simsiyah, yoğun ve baskıcı aura, bu sözlerin ardından bir volkan gibi patlayarak tüm meydanı, binaların çatılarını ve yerdeki taşları kapladı. Havada asılı kalan mana, soluk almayı zorlaştıracak kadar ağırlaşmıştı. Öfkesi her geçen saniye, damarlarında akan bir zehir gibi artıyordu. "Vikont İris!" diye gürledi Tokito. Sesi, meydandaki tüm çatışma gürültüsünü bir anda bastıran bir otoriteyle yankılandı. Elini belindeki kızıl kılıcına attı ve kılıcı kınından çıkardığı an, metalin o tiz ve keskin sesi sessizliği bir bıçak gibi kesti. "Hâlâ çok geç değil! Teslim ol ve bana tekrar sadakatini sun! Bu krallığın geleceği için sana bir şans daha veriyorum. Aksi halde seni tam burada, bu meydanın taşları üzerinde durduracağım!"
İris, karşısındaki bu gencin otoriter çıkışı karşısında duraksamak yerine, göğsünden gelen derin ve gür bir kahkahayla sarsıldı. "Hahahah, bir velet bana meydan mı okuyor? Beni güldürme velet! Ben bu krallığın gördüğü en güçlü savaşçılardan biriyim!"
Tokito'nun bakışları bıçak kadar keskinleşti, kılıcının ucunu yere doğru doğrulttu. "Teslim olmaya niyetin yok demek. Yazık oldu, senin gibi tecrübeli bir vikontu gerçekten kaybetmek istemiyordum ama seçimini yaptın."
İris, kılıcını havada bir kavis çizerek savurdu, meydandaki rüzgâr bir anda yön değiştirdi. "Asıl ben sana bir şans sunacağım ve bunu reddedemeyeceksin." dedi İris, sesi artık alaydan uzak, ölümcül bir kararlılıkla doluydu.
"Bu İblisleri topla ve onları aldığın o sefil yere, İblis Krallığı'na geri dön. Belki o zaman arkana bakmadan kaçmanı görmezden gelebilirim. Kendine yeni bir isim bul, kendine yeni bir hayat kur ve bu krallığı, bu toprakları sonsuza kadar unut! Bu senin hayatta kalman için tek ve son şansın."
Tokito, atılmak üzere olan bir aslan gibi gerildi. "Kaçmak sadece senin gibi güçsüzlerin ve korkakların yapacağı şeydir!" dedi ve kılıcıyla kusursuz bir savunma duruşuna geçerek sözlerini tamamladı. "Çok istiyorsan gel ve beni durdurmayı dene İris. Belki beni öldürebilirsen o zaman bu krallığı unutabilirim. Ama yaşadığım sürece, bu taht benimdir!"
İris, bu meydan okumayla birlikte kılıcını çektiği anda bir gölgeye dönüşerek gözden kayboldu. Timsah genlerine sahip olmanın getirdiği o muazzam patlayıcı güç ve kas yapısı sayesinde hızlıca ileriye atılabiliyordu. Tokito'nun bir tepki verecek, kılıcını savunma pozisyonuna tam oturtacak zamanı bile olmamıştı.
Havada bir metal ıslığı duyuldu ve kılıç, Tokito'nun zırhının arasından sızarak ilk kanı döktü. Garnizon askerleri kralın yaralandığını görünce bir feryatla ileri atılmak, onu korumak isteseler de İris'in beraberinde getirdiği sadık ve vahşi askerler bir duvar gibi önlerine dikilerek onları meydanın kenarlarında tutmaya devam ediyordu.
"Rüzgâr Büyüsü: Hortum!"
İris'in haykırışıyla birlikte meydandaki hava bir anda devasa bir burgu gibi dönmeye başladı. Oluşan hortum, yerdeki taşları ve tozları yutarak Tokito'yu içine aldı ve onu bir tüy gibi gökyüzüne, bulutlara doğru fırlattı. Tokito havada yüzlerce metre yukarıdayken, İris büyü üzerindeki kontrolünü bir anda iptal etti. Amacı onu sadece uçurmak değildi. Asıl sadistçe arzusu, o yüksekliğin getirdiği ivmeyle Tokito'nun yere çakılmasını ve kemiklerinin parçalanışını izlemekti.
Ancak beklediği o parçalanma sesi gelmedi. Aksine, gökyüzünde devasa, simsiyah ve gece kadar karanlık kanatlar, dolunayın o soğuk ışığı altında görkemli bir şekilde açıldı. Tokito, yerçekimine meydan okurcasına havada süzülmeye başladı.
"N-Nasıl? Bu yaşta... Nasıl kanatlarını açabilirsin? Benim bu aşamaya ulaşmam tam otuz yılımı almıştı!" diye bağırdı İris, gözlerindeki şaşkınlık ve dehşeti gizleyemeyerek. Ama bu şaşkınlık kısa sürdü ve yerini yeniden o vahşi heyecana bıraktı. Gözlerini kısarak gülümsedi. "İnanılmaz bir güç... Bir çocuğun böyle bir manaya sahip olması imkansız ama işte bu, avın tadını, yemeği daha lezzetli kılıyor! Seni parçalamak çok daha zevkli olacak!"
İris de kendi kanatlarını büyük bir gürültüyle açtı ve gökyüzüne, Tokito'nun olduğu seviyeye fırladı. İki devasa auranın havada çarpışmasıyla, gökyüzündeki bulutlar sanki bir patlama olmuşçasına dağıldı. Kılıçların havada birbirine vuruşundan çıkan o sağır edici sesler, yeryüzünden bakıldığında sanki gök gürlüyor ve şimşekler çakıyormuş gibi hissettiriyordu.
İris'in hızı ve hava manevraları hâlâ Tokito'dan üstündü. Yılların tecrübesi her hareketinde belli oluyordu. Ancak Tokito'nun sağ gözü İris'in her hamlesini milimetrik bir hesapla takip ediyordu.
"Rüzgar Büyüsü: Rüzgar Bıçağı!"
İris'in savurduğu kılıçtan çıkan ve rüzgarın keskinliğiyle bilenmiş görünmez bıçaklar, Tokito'nun vücudunda derin ve sızlayan yaralar açtı. Kan damlaları gökyüzünden bir yağmur gibi yeryüzüne düşerken Tokito çevik bir hareketle geri sıçradı.
İris ona nefes alacak tek bir saniye bile tanımıyordu. Her kılıç darbesinde, her açtığı kesikte Tokito'nun canının daha çok yanmasını bekliyordu. Ancak Tokito, her kesik aldığında acıyla inlemek yerine, yüzünde tuhaf ve ürkütücü bir gülümsemeyle karşılık veriyordu. Bu bir mazoşistin yüz ifadesiydi.
"Pes et velet! Bana karşı hiçbir şansın yok! Bu krallık bizimdir!"
Kanayan yaralarını karanlık şifa büyüsü sayesinde saniyeler içinde kapatan Tokito, kılıcını yeniden karşısındakine doğru kaldırdı. Burası, ayaklarının yere sağlam bastığı o tanıdık zemin değildi ve havada savaşmak onun için en avantajlı yer sayılmazdı. Ancak aşağıdaki garnizon askerleri canlarını dişlerine takmış savaşırken, İris'in yukarıda tutulması aşağıdaki birliklere büyük bir manevra alanı ve avantaj sağlıyordu. Tokito bunu çok iyi biliyordu.
"Biliyor musun?" dedi Tokito, sesi rüzgarın uğultusuna rağmen İris'in kulağında patladı. Ardından kılıcını düz bir hat üzerinde ona doğrulttu. "Gerçekten seninle bu kadar uzun süre dövüşene kadar, sahip olduğun o büyük gücünün ne olduğunu anladım."
"Hah, şimdiden pes edip dilini mi kullanmaya başladın? Ne kadar sıkıcı ve zavallısın! Beni biraz daha eğlendir velet, yoksa bu gece bitmeden senin kelleni o sarayın kapısına asacağım!"
İris, daha sözünü bitirmeden kılıcını havaya kaldırarak yeniden bir yıldırım gibi Tokito'nun üzerine atıldı. Kılıç darbeleri Tokito'nun savunmasını zorluyor, onu sürekli yaralıyordu. Fakat Tokito'nun durmak bilmeyen yenilenme gücü, onu her darbede yeniden ayağa kaldırıyordu.
Bu bitmek bilmeyen direnç, İris'i her geçen dakika daha çok sinirlendiriyor, o soğukkanlı savaşçı maskesinin altındaki vahşi canavarı uyandırıyordu. Bir an önce bu dövüşü bitirmeli, zaferini ilan etmeliydi.
"O sıkıcı ve iğrenç yenilenmeni daha ne kadar kullanabileceksin sanıyorsun? Manan bittiğinde ne yapacaksın? Beni gerçekten sinirlendirmeye başlıyorsun velet, sabrım taşıyor!"
Tokito, sırıtmaya devam edince İris, kılıcını yatay bir pozisyona getirerek havada asılı kaldı. O an, etraftaki tüm mana bir anda İris'e doğru çekilmeye başladı. Hava aniden soğudu. Tokito, yaklaşan o devasa saldırıyı hissetse de mananın bu denli yoğun bir şekilde nasıl şekillendirileceğini henüz kavrayamamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, İris çoktan büyüsünü tamamlamış ve yıkım emrini vermişti.
"Rüzgar Büyüsü: Parçalayıcı Hortum!"
Gök yüzünde manadan oluşan yapay bulutlar bir anda şehrin merkezinde devasa, yıkıcı bir hortum oluştu. Bu hortum, İris'in ilk başta kullandığı büyüsüne benziyordu ama çok daha ölümcüldü. İçine kapılanları gökyüzüne fırlatmak yerine, sanki görünmez dev bir çekiçmiş gibi doğrudan yeryüzüne, aşağıya doğru vakumluyordu.
Tokito'nun siyah kanatları bu muazzam basınç ve rüzgarın keskinliğiyle parçalanmaya başladı. Acı içinde kanatlarını yenilemeye çalışsa da hortumun içindeki bıçak kadar keskin rüzgâr her yeni dokuyu saniyeler içinde yeniden koparıp atıyordu.
Loropis'in taş zeminine büyük bir gürültüyle çakılan Tokito, hortumun durmak bilmeyen baskısı altında sürekli yeni yaralar alıyordu. Taşlar parçalanıyor, tozu dumanı birbirine katıyordu. Her ne kadar yen tekniğini kalkan olarak kullanarak saldırıyı bastırmaya çalışsa da aldığı hasarın boyutu inanılmazdı. İris ise kılıcıyla bu yıkıcı hortumun içine büyük bir zarafetle girdi. Kendisi bu rüzgardan en ufak bir hasar bile almıyordu çünkü rüzgârı kontrol ediyordu. Hortum ona yaklaşamıyor, aksine ona yol açıyordu.
Yerde acı içinde yatan, tozun ve toprağın içinde yaralanmaya devam eden Tokito'ya yüksekten, bir tanrıymışçasına bakarak konuştu. "Güzel savaştı velet, hakkını vermeliyim. Bir an gerçekten bu savaşın daha uzun, daha heyecanlı süreceğini düşünmüştüm ama her güzel şeyin bir sonu vardır. Ne kadar yazık, potansiyelin harcandı..." dedi ve gümüş kılıcını infaz için havaya kaldırdı.
Tokito'nun yerde yatan bedeni, hortumun o devasa baskısı altında ayağa kalkamayacak kadar ağırlaşmıştı. İris'in tek yapması gereken, kılıcını Tokito'nun savunmasız kafasına saplayarak bu işi sonsuza dek bitirmekti. O, kılıcı indirmek üzereyken bir an duraksadı.
Eski Şeytan Kral ile olan anıları, o geçmişteki sadakat yemini bir anlığına zihninde canlandı. Bu çok kısa süreli, belki de saliselerle ölçülebilecek duraksama, Tokito'nun aradığı o tek fırsattı. Tokito, bu süre zarfında o devasa baskıya ruhunu ve manasını adapte etmeyi başarmıştı.
Hortumun o sarsıcı baskısına rağmen, Tokito dişlerini sıkarak, damarlarındaki tüm manayı tek bir noktada toplayarak zar zor ayağa kalktı ve kılıcını yerden geri aldı. İris, rakibinin ayağa kalkışını görünce hemen karşılık vermek, onu yeniden yere sermek istedi fakat daha hamlesini yapamadan, Tokito'nun bir anda serbest kalan manasıyla savurduğu o muazzam güçle karşılaştı.
İris, bir bina yıkıntısının içine doğru, taşları un ufak ederek fırlatıldı. Büyüsü üzerindeki kontrolünü kaybedince hortum bir anda dağıldı. Serbest kalan Tokito, kılıcına dayanarak, vücudundan sızan kanlara rağmen zar zor da olsa ayakta duruyordu.
"Neden pes etmiyorsun? Neden her seferinde o çukurdan yeniden ayağa kalkıp benimle savaşmak için bu kadar direniyorsun? Görmüyor musun? Bana karşı hiçbir şansın yok."
İris, molozların arasından Tokito'nun gözlerinin tam içine bakarken Tokito, kılıcını daha sıkı kavradı ve o meşhur, sarsılmaz iradesiyle cevap verdi. "Bir kral asla pes etmemeli İris... Karşımdaki sen de olsan, o efsanevi kahramanın kendisi de olsa, halkım ve bu topraklar için son nefesime kadar savaşmak zorundayım. Şeytan Kral şeytanların tek umududur!"
İris, üzerindeki tozları silkeleyerek molozların altından kalktı. Kılıcını yeniden eline aldığında, aralarındaki o gerçek savaş aslında şimdi başlıyordu. İki büyük şeytanın, iki farklı ideolojinin arasındaki bu amansız mücadele, Loropis sokaklarında tam dört saat boyunca hiç durmadan devam edecekti.
Zaman akıyor, meşaleler sönüyor, ay gökyüzünde yer değiştiriyordu. Eğer Tokito bu süre boyunca, o devasa tecrübe farkına rağmen dayanmayı başarırsa, şehirdeki destek kuvvetleri onun yardımına gelecekti.
İris, bir an bile beklemeden kılıcıyla yeniden bir mermi gibi sıçradığında, Tokito bu sefer hamleyi savuşturmakla kalmadı, kılıcıyla doğrudan karşılık verebildi. Hareketleri artık o ilk baştaki gibi hantal değildi. İris'in hızını artık sadece okumuyor, ona ayak uydurabiliyordu.
Gittikçe güçleniyor, her çarpışmada manasını daha verimli kullanmayı öğreniyordu. İris ise henüz kendi asıl kozlarını, o yasaklı tekniklerini oynamamıştı. Bu, rakibini küçük görmesinden değil aksine onu artık saygı duyulması gereken, değerli bir rakip olarak görmesinden kaynaklanıyordu.
Kılıç düellosu, meydanın her köşesinde, binaların çatılarında ve dar sokaklarda devam ederken iki taraf da birbirine karşı kesin bir avantaj sağlayamıyordu. Kılıçların birbirine vuruşundan çıkan kıvılcımlar devam ederken, şehrin öbür ucunda İblis ordusunun Guter'in birlikleri tarafından yavaş yavaş geri itildiği haberleri geliyordu. Guter, bu dahice ama bir o kadar da acımasız planla Tokito'ya hayatının en zorlu anlarını yaşatmayı başarmıştı. Sahadaki denge bıçak sırtındaydı.
"Hadi ama! Sadece benim hızıma zor bela ayak uydurabiliyorsun! Bu kadarla mı kral olacaksın? Kral olmak için sadece kılıç sallamak yetmez!" diye bağırdı İris, kılıcını bir fırtına gibi savururken. "Burası savaş alanı velet, senin o hayal kurduğun oyun parkı değil! Burada sadece en güçlüler ve en kararlılar ayakta kalır!"
İris, kılıcını savururken hâlâ içinden bu savaşın çok yakında kendi zaferiyle sona ereceği düşüncesini taşıyordu. Bu savaşı kaybetmesinin imkanı yoktu. Krallığı ve koruması gereken her şey için galibiyet lazımdı. Yorulması demek, bunca zamandır verdiği tüm emeğin, dökülen tüm o kanların ve herkesin yaptığı fedakârlıkların bir hiç uğruna olması demekti. Kendi onuru için saldırılarını daha da sertleştirdi.
"Bunca zamandır benimle gerçekten ciddi bir şekilde savaşmıyorsun İris! Kendini tutma! Hadi, tüm gücünü göster! Ya sen kazanacaksın ya da ben!"
"Hah, ben gerçekten ciddileşirsem senin o zayıf bedenin bunu kaldıramaz velet! Merak etme, ben burada eğlenirken senin o yavaş yavaş acı çekişini, ruhunun sönüşünü büyük bir zevkle seyredeceğim."
Tokito, hıza ayak uydurduğunu sandığı her an, karşısındakinin aslında daha da hızlandığını fark ediyordu. İris'in savaş tecrübesi yüzyıllara dayanıyordu ve kılıç ustalığı, Tokito'nun ömründen çok daha eskiydi. Kılıcın artık bu hız karşısında ona bir avantaj getirmediğini anladığı an, Tokito ani bir kararla geri zıpladı, kılıcını hafifçe kenara çekip avucunu açarak kolunu İris'e doğru uzattı.
"Alev Büyüsü: Lav Topları!"
Büyüsünü kullanarak havada lavdan oluşan, dokunduğu her şeyi eritecek kadar sıcak toplar fırlatmaya başladığında İris, sadece pullarıyla büyüyü durdurmuştu. Element büyüleri onun üzerinde kolay kolay işe yaramıyordu. Bunu fark ettiği an, kılıcını bir kenara bırakıp ellerinden pençelerini çıkardı. Tokito, İris'in kılıcını pençelerle durdurmaya çalışırken, yüzüne yediği ağır bir yumrukla sendeledi.
İris'ten gelen yumruk onu sarsmayı başarmıştı. Ağzından bir miktar kan döküldü. İris, rakibinin artık kılıçla değil, çıplak elle yapılacak o vahşi dövüşü kabul ettiğini görerek kılıcını sertçe yere batırdı. Bir anda ileri fırlayarak Tokito'yu yumruklamaya başladı. Bir yumruk, iki yumruk, üç yumruk... Tokito'yu bir kum torbası gibi, her bir darbede kemiklerini kırarcasına dövüyordu. Savaş meydanı etin ete vuruş sesiyle yankılanıyordu.
En sonunda İris, o keskin ve uzun pençelerini birer bıçak gibi Tokito'nun kalbinin olduğu noktaya sapladı. Pençelerini göğüs kafesinin içinde sıkıp büyük bir gürültüyle dışarı çıkardığında, Tokito'nun canlı, atan kalbini yerinden söküp almayı başarmıştı.
Tokito'nun gözleri bir anlığına karardı, bedeni sarsıldı ama sadece acı dolu bir gülümsemeyle karşılık verebildi. İris, çıkardığı o kanlı kalbi tiksinerek yere atıp Tokito'nun kafasını devasa pençeleriyle sıkmaya, kafatasını çatlatmaya başladı.
"İşte burada öleceksin velet. Seni uyarmıştım, benimle savaşmak hayatının en büyük ve son hatası olacak."
İris tam zaferini ilan edeceğini, rakibinin kafasını parçalayacağını düşünürken bir anda ellerindeki o müthiş gücü hissetmedi. Şaşkınlıkla gözlerini kollarına çevirdiğinde gördüğü şey akıl almazdı. Timsah pulları kadar sert, kılıç işlemez kolları, tek bir hamleyle, pürüzsüz ve kusursuz bir şekilde omuzlarından kesilmişti.
"B-Bunu kim yaptı? Kim bu cüreti gösterdi?" diye bağırdı ve bir anda geriye sıçrayarak mesafesini korumaya çalıştı.
Prens Hevil, kendi elit askerleriyle tam zamanında meydana yetişmeyi başarmıştı ve ilk işi devasa, kanla beslenen etobur bitkiyi savaş alanına çağırmak olmuştu. Bitkinin jilet kadar keskin ve bir kırbaç kadar hızlı kökleri, İris'in kollarını daha o ne olduğunu anlamadan tek bir darbede kesip atmıştı. Havada kesik kolların kanı saçılıyordu.
"Ona ben varken dokunmana, zarar vermene asla izin vermem!" Hevil, saçlarını eliyle sağdan sola doğru hafif bir hareketle atarak savaş alanına, Tokito'nun yanına doğru bir adım attı. "O, bizim krallığımızın geleceği, bizim kral yapacağımız son meşru kraliyet üyesi. Canımız pahasına da olsa, onu koruduğumdan emin olacağım!"
"Hah bir velet bitti, yerine bir başka velet mi geldi? İblis Krallığı'nın 19. Prensi, Prens Hevil Jatur... Buraya sen de mi ölmeye, o acınası hayatını sonlandırmaya geldin?" dedi İris, kollarındaki kanı manasıyla durdurmaya çalışırken.
"Senin asıl dövüşmen, asıl hesaplaşman gereken kişi artık benim!" dedi Hevil, bitkisini yeniden saldırı pozisyonuna getirerek.
Tokito, göğsündeki o devasa deliğe ve kalbinin yokluğuna rağmen, İris'e attığı sert bir yumrukla onu geri itti. Yenilenme gücü, kaybolan kalbinin yerini manadan oluşan yapay bir dokuyla doldurmaya başlamıştı. Yeniden ayağa kalkarak kendine geldi. Bakışları artık daha karanlık, daha kararlıydı. Vücudu güçlendiği için daha acımasız savaşabilirdi.
Bu sefer hata yapmaya, tereddüt etmeye yer yoktu. Ya bu gece bu meydanda kazanacaktı ya da kendisiyle beraber yanındaki prensi de ölüme sürükleyecekti. İris ise artık başka bir kaçışı kalmadığı için ciddileşmek, o yasaklı gücünü kullanmak zorundaydı.
"Canavar Büyüsü: Timsahlaşma!"
Bu kadim canavar büyüsünü kullanmaya karar veren İris, damarlarındaki o vahşi timsah genlerini tamamen serbest bırakarak vücudunu mutasyona uğratmaya başladı. Pulları bir zırh gibi kalınlaştı ve parladı, kesilen kolları mananın yardımıyla çok daha güçlü bir şekilde geri geldi.
Gözleri yemyeşil, dikey birer avcı gözüne dönüştü; gövdesi beyazımsı, sert bir kabukla kaplandı ve pençeleri artık kayayı bile delecek kadar gelişti. Artık tamamen bir canavara dönüşmüş, kendini savaşa vermişti.
Tokito'ya ve Hevil'e bakarak kükredi. "O zayıf İblisi ve o bitkiyi kullanarak beni yenebileceğinizi, kazanabileceğinizi düşünüyorsan çok büyük yanıldın velet! Sizleri burada, şimdi parçalara ayırıp öldüreceğim!" dedi ve o devasa pençeleriyle bir anda üzerlerine sıçradı.
Etobur bitki, onun bu ani saldırısını karşılamak için onlarca dikenli dalını üzerine gönderdi. İris havada süzülürken ani bir eğilme ve sıçramayla tüm bu dalları ustalıkla atlatmayı başarmıştı. Bitkinin tek zayıf noktasının, mananın toplandığı o arka kısım olduğunu çok iyi biliyordu. Koloton'un bu bitkiye karşı arenada yaptığı savaşta zayıflığını öğrenmişti.
"Hah, en kolay ve en zayıf şekilde, o bitkinin arkasından mı saldıracağını sanıyorsun? Buna asla izin vermeyeceğim!"
Tokito, bitkinin savunmasız kalan arka tarafına geçerek pençelerini çıkardı ve beklemeye başladı. İris'in yere inmesiyle birlikte artık Prens Hevil ona doğrudan yardım edemezdi çünkü mesafe çok açılmıştı. Bu sefer ilk saldıran, rakibini boş bırakmak istemeyen Tokito oldu.
Onu bir an bile serbest bırakırsa, İris o devasa gücüyle bitkiyi yok edebilirdi. Bitkinin yok edilmesi demek, Hevil'in bağlı olduğu tüm mananın bir anda çökmesi ve Hevil'in savunmasız kalması demekti.
"Burada, öl! Rüzgar Büyüsü: Kör Edici Sis!"
İris, gökyüzündeki bulutları manasıyla aşağıya indirerek koca meydanı yoğun, göz gözü görmeyen bir sise boğdu. Görüş alanı o kadar çok azalmıştı ki, eğer bitkiye saldırsaydı Tokito'nun buna karşılık vermesi imkansızdı. Ancak İris, bitkiyle uğraşmak yerine doğrudan Tokito'ya, o nefret ettiği düşmanına saldırdı. Tokito, görüşünün kısıtlanmasına rağmen yen tekniğini kullanarak havadaki mana dalgalanmalarından saldırıları okuyabiliyordu.
İris, bu tam dönüşümünden sonra inanılmaz bir hıza ulaşmıştı. Bu hız ve güç birleşimi nedeniyle sürekli Tokito'yu farklı yerlerinden yaralıyordu. O efsanevi sonsuz mana kutsamasını henüz tam olarak elde etmemiş olmasına rağmen, Tokito'nun bu savaşı sürdürecek kadar manası vardı. Fakat bu, onun aldığı darbelerden dolayı acı hissetmediği anlamına gelmiyordu. Sadece... içinde uyanan o mazoşist taraf, bu acıyı artık bir zevke, bir motivasyon kaynağına dönüştürüyordu.
İris, pençesiyle sağ taraftan ölümcül bir darbe vuracağı sırada Tokito tarafından durduruldu. Hemen ardından diziyle Tokito'nun karnına sert bir darbe indirdi. Bu sefer doğrudan kafaya hamle yaptığında, Tokito'nun yen ile güçlendirdiği savunması bu saldırıyı durdurmayı başarmıştı. Aynı strateji, aynı saldırı Tokito üzerinde ikinci kez işe yaramıyordu.
Kafaya zarar veremeyeceğini anlayan İris, o devasa kuyruğuyla Tokito'yu bir kırbaç gibi savurup meydanın öbür ucundaki duvara fırlattı. Görüşün sıfıra yakın olması nedeniyle Tokito, bir duvara çarptığını ancak yen ile duvarın sertliğini hissettiğinde anlayabildi. İris ise kendi yarattığı rüzgarın yardımıyla gözünün baktığı yerlerdeki sisi dağıtarak görebiliyordu.
Tokito'nun sarsılan bedenine doğru ağır adımlarla yürürken, onun olduğu yerde öylece kaldığını fark etti. İris pençesini sivri bir mızrak gibi birleştirerek, Tokito'nun kafasını hedef alıp son bir sıçrama yaptı. Tam kafasını vurduğunu, işini bitirdiğini sanırken kendi yarattığı büyünün o küçük açığı ve Tokito'nun zekası sayesinde pençesini duvara, sert taşların arasına sabitlemişti.
Bir şekilde elini o duvardan kurtarmaya çalışırken, Tokito bir anda İris'in kafasını iki eliyle yakaladı ve tüm gücüyle duvara vurdu. Bir kez, bir kez daha, bir kez daha... Öldürene kadar kafasını durmadan duvara vururken İris'in bedeninin yavaş yavaş hareketsiz kaldığını fark etti. Sıkışan elini duvardan zorla çıkardıktan sonra İris'i meydanın ortasına doğru yeniden fırlattı. İris, aldığı bu ağır darbelerden sonra sersemlemiş bir halde, kan kusarak zar zor ayağa kalkmaya çalışırken Tokito, uzağa düşen o asil kılıcını almaya gitti.
Geri geldiğinde, kılıcın soğuk çeliğini İris'in çenesinin tam altına yerleştirdi. "Bu gereksiz savaş burada bitti İris. Artık yaptığın o büyük ihanetin cezasını çekmenin, hesabını vermenin sırası geldi." dedi ve kılıcını son darbe için havaya kaldırdı. Tam o sırada, etobur bitkinin dalları harekete geçince odağı oraya dağıldı.
O yöne doğru baktığında, sislerin arasından süzülerek gelen iki tanıdık gölge gördü. Bunlar Vikont Momoi ve Vikont Koloton'du. Tokito, bir anlık refleksle onlara doğru atılmak, her şeyin bittiğini söylemek için sarılmak istese de aralarında yaptıkları o gizli plan zihninde canlandı.
İris'i kılıcın kabzasıyla sertçe vurup bayılttıktan sonra, onun baygın bedenini bir çuval gibi onların önüne fırlattı. Momoi, bu manzara karşısında zevkten dört köşe olmuş bir halde efendisine ve İris'e bakıyordu.
"Hah! Bir de bu İris etrafta ben en güçlüyüm diye gezip tozuyordu. Bakıyorum da kralımız onu moloz yığınına çevirmiş." dedi Momoi alaycı bir tavırla.
Koloton, ellerini arkada birleştirip yürümeye devam ederken efendisinin önünde saygıdan dizinin üstüne çöktü. "Sizin için bu kadar süre dayanmak ve bu seviyede bir savaşçıyı alt etmek hiç kolay olmamıştır efendim. Zaferiniz için sizi yürekten tebrik ederim. Merak etmeyin biz bu salağı şimdi o sahte efendisinin yanına, General Guter'e yetiştiririz. Siz hiçbir şey olmamış gibi ilerleyişinize, o tahta giden yolunuza devam edin Şeytan Kral." dedi ve İris'i kıyafetinden tutup tek eliyle kaldırarak sürüklemeye başladı.
Prens Hevil, tüm bu olan biten karşısında tamamen kafası karışmış bir halde, kekeleyerek sordu. "Siz... Sizler savaşmayacak mısınız? Ben sizin darbeyi yapan tarafta, Guter'in yanında olduğunuzu sanıyordum! Neler oluyor burada?"
"Sen kapa çeneni ve sadece izle aptal!" dedi Koloton, sinirli ve keskin bakışlarıyla Hevil'i anında susturarak. "Şeytan Kral, bizim her zaman sadık kaldığımız ve kalacağımız tek gerçek kraldır. Biz sadece onun planı uyarınca, karşı taraftaymışız gibi gözüken stratejik yemleriz. Şimdi yolumuzdan çekil!"
Koloton, Hevil'e bu sert cevabı verip onu susturduktan sonra Momoi ile gözden kayboldular. Tokito, elindeki kanlı kılıcı büyük bir vakurla temizleyip yerine geri koydu; bu meydandaki savaş artık onun kesin zaferiyle sonuçlanmıştı.
Artık General Guter'in o sahte hükmünün fişini çekmek ve krallığını geri almak için saraya doğru ilerleyebilirdi. İblis ordusunun desteğinin ve kendi sadık garnizonunun yeniden yanına gelmesiyle, Tokito bu harabe şehrin içinde ilerlerken bir sonraki adımında başka neyle karşılaşacağını düşünüyordu. Ama ne olursa olsun, artık hiçbir şey onu o tahttan ayıramazdı.