Novel Türk > Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 54 - Zuvir Bölgesi İsyanı 1. Kısım

Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 54 - Zuvir Bölgesi İsyanı 1. Kısım

Loropis kuşatmasından önceki o kritik günlerde, darbe haberi Tokito'nun ordusuna bir kara bulut gibi çökmüştü. Tokito, çadırında oturmuş, haritanın üzerindeki o küçük piyonlara bakarak düşüncelere dalmıştı.

Dışarıda, ordunun düzenini sağlayan Kortus, işini bitirince çadırın kalın kumaşını kaldırarak içeri girdi. Efendisinin, okyanus kadar derin bir sessizliğe gömüldüğünü gördü. Elinde bulunan taze meyve tabağını masanın üstüne koydu ve nazikçe efendisinin omuzlarına masaj yapmaya başladı.

"Sorun nedir Şeytan Kral? Hiç bu kadar çok, bu kadar karanlık düşüncelere daldığınızı görmemiştim."

Tokito içini çekti. "General Guter'in... Bu kadarını yapacağını, krallığı bir iç savaşa sürükleyeceğini tahmin edemedim Kortus. Her şeyi yapar ama kendi halkının kanını dökmez sandım. Ne kadar da aptal ne kadar saf bir kralım."

"Biraz daha rahatlayın efendim. Sizin suçunuz değil. Şeytanlar güç için ruhlarını satarlar." Kortus, yere, içi yünle doldurulmuş yumuşak minderin üstüne oturdu ve dizine vurdu. "Gelin biraz dinlenin."

Tokito başını onun yumuşak bacaklarının üstüne koydu. Kortus efendisinin beyaz saçlarını okşarken, Tokito zihnindeki satranç tahtasında hamleleri hesaplıyordu.

"Kortus, General Guter kazanırsa bana ne olacak?"

"Kim bilir… Muhtemelen idam. Ama sizin olmadığınız bir krallığın kaderi umurumda olmazdı."

"Bana bir ordu lazım... Büyük, durdurulamaz bir güç. Bir dakika… İblis Krallığı'ndan ordu alabilirim. Babamın eski müttefiki Nevil Jatur. Bu fikre ne dersin Kortus?"

Kortus, İblislerin o korkunç ismini duyduğu anda dişlerini sıktı. Onlar vahşiydi, güvenilmezdi. Ama efendisinin hayatı için... "Sanırım son çaremiz bu gibi görünüyor efendim. Sizinle geleceğim, sizi koruyacağım."

Tokito aniden ayağa kalktı, gözleri parlıyordu. Kıyafetini düzeltti ve masanın üstünden kılıcını alarak beline kuşandı. Kortus da ayağa kalktığında, Tokito elini kaldırarak onu durdurdu.

"Hayır Kortus. Ben tek başıma gideceğim. Sen burada ordunun başında durmalısın. Onları burada tutmalısın ki Guter kuzeye odaklansın."

"Sizin yalnız gitmenize izin vermeyeceğim! O krallıkta, o iblislerin arasında üzerinizde her şeyi yapabilirler... Hem de her şeyi…"

"Hahahah, benim hakkımda endişelenmemelisin Kortus. Sence ben güçsüz müyüm? Ben artık o eski çocuk değilim."

Kortus, efendisini aşağıladığını sanarak korkuyla dizlerinin üstüne çöktü. Tokito gülümseyerek eğildi, sağ omzunun üstüne elini koydu ve Kortus'un çenesini kaldırarak gözlerinin içine baktı.

"Merak etme, beni eleştirebilirsin Kortus. Ben eski, kibirli krallar gibi olmayacağım. Ordunun sana, senin zekana ihtiyacı var. Ben yokken kuşatma ordusunu yönetmelisin, onları oyalamalısın. Sana güvenebilir miyim?"

Kortus efendisinin kararlı yüzüne baktıktan sonra kendine geldi ve ayağa kalktı. Ona sıkıca sarıldı ve kokusunu içine çekti.

"Sizi bekleyeceğim efendim. Zaferiniz için ne gerekiyorsa yapacağım. Babanızı koruyamadım fakat sizi koruyacağım, ne olursa olsun."

"Hahahahah, işte ruh budur Kortus! Sen her zamanki gibi orduyu yöneteceksin ve arkamı temizleyeceksin. Ben de kral görevimi yerine getirip krallığımızı koruyacağım."

Birbirlerine sarıldıktan sonra Tokito, uzun ve tehlikeli yolculuğu için yanına sadece en güvendiği iki askerini aldı ve gece karanlığında yola çıktı. Gözcülerin göremeyeceği gizli patikalardan, ormanların en gölgelik kısımlarından atlarla koşturuyorlardı. Önlerine çıkan canavarlardan savaşmadan kaçıyorlardı. Yanına kraliyet nişanı dışında silah dahi almamıştı. Kendi zekasını ve diplomasisini kullanmayı planlıyordu.

Dört gün süren zorlu yolculuktan sonra Vikont İris'in bölgesindelerdi. Bu bölge sınıra giden stratejik bir noktaydı.

Şehri uzaktan gördüklerinde, şehirde kaosun hâkim olduğunu, dumanların yükseldiğini görmüşlerdi. Vikont İris başkentte olduğu için, bölgedeki kraliyet yanlıları ile garnizon askerleri arasında iç savaş çıkmıştı.

Alevlerin yükseldiği şehre kral olarak girmek tehlikeliydi, hemen hedef olurdu. Bu yüzden kılık değiştirmek zorundaydı. Kıyafetini askerlerden birine verdi ve ona şehrin dışında beklemesini emretti. Kendisi, ölü bir askerin kanlı ve yırtık kıyafetini giydi. İnandırıcı olmak için kolunu hafifçe keserek kendini yaraladı.

Yenilenme büyüsünü kullanmadan manasını tamamen gizledi ve sadece zayıf, kırmızı bir aura yaydı. Kolunu tutarak, sendeleyerek şehir girişinin önüne geldiğinde kapıyı koruyan askerler mızraklarıyla onu durdurdular.

Tokito attan aşağı indi ve bir anda, rol icabı yere yığıldı. Asker onu kaldırdığında kan tükürerek konuştu.

"K-Köylerde... Ayaklanma var! Bölüğümü... Hepsini öldürdüler! Yardım edin!"

"Lanet olsun! Hemen şifacı çağırın! Kapıyı açın, yaralı bir şeytan var!"

Askerin bağırması ardından şehrin ağır demir kapısı gıcırdayarak aralandı. Onu kucağına alan asker içeriye taşıdı ve arkasından kapı kapandı. Tokito uyanıktı fakat bayılmış gibi davranıyordu. Mükemmel bir oyunculukla, kalenin kalbine sızmayı başarmıştı.

İçeride durum vahimdi. Garnizon askerleri çok fazla zayiat vermişlerdi. Her bir asker yere yığılmış, bitkin bir haldeydi. Erzaklar tükeniyordu ve halk ellerindeki tırmıklarla, taşlarla garnizon askerlerinin toparlanmasını engelliyordu.

Tokito'yu revirde bir sedyeye yatırdılar. Şifacı büyücü gelip yarasını basitçe sardığında, yavaş yavaş, inleyerek gözlerini açmaya başladı.

"B-Ben neredeyim? Ordum nerede? Onlar... Onlar öldü mü?"

Odanın kapısı açıldı ve Garnizon Komutanı, elleri arkada bir şekilde içeri girdi. Kertenkele kuyruklu, uzun dilli, yeşil pullarla kaplı devasa bir şeytan. Tokito onu görür görmez bölge komutanı olduğunu anladı.

Komutan kendisine yaklaştığında Tokito yalan söylemeye hazırdı. Amacı garnizonu kurtarmak değil, şehrin düşmesini sağlamaktı.

"Demek köylerin olduğu bölgeden gelen, o katliamdan sağ çıkan tek kişi sensin. Neler oldu asker? Anlat bakalım."

Tokito, yaralarından yeni kurtulmuş gibi zorlanarak dik konuma geldi. Şifacı askerlerden su istedi ve komutanın yüzüne, korku dolu gözlerle baktı.

"Ben... Ben Korekiyo Vikontu, yani Vikont Momoi'nin özel birliğindenim. Devriye sırasında köylerinizde hareketlenmeler duydum ve 50 askerden oluşan birliğimle yola çıktım. Ama... Köylüler! O çiftçiler birer canavara dönüşmüştü! Birliğim katledildi komutanım!"

"Senin gibi, Momoi'nin birliğinden güçlü bir asker nasıl kaybetti? Bu imkânsız."

"İçlerinde... Lider gibi birisi vardı. Yüzünü tam göremedim, bir gölge gibiydi. Bir anda saldırdı ve büyü kullandı. Ayağa kalktığımda kendimi ölü kardeşlerimin arasında buldum."

Komutanın yüzü düştü. "Bu anlattıkların doğruysa burada kapana kısıldık. Gönderdiğimiz ulaklar da ölmeye başladı. Yardım gelmeyecek."

Tokito, zırhını giyerek sedyeden ayağa kalktı ve komutanın önünde durdu. Gözlerinin içine baktı ve onu bir güzel süzdü. Saf bir komutana benzemiyordu ama çaresizdi. Kandırmak yerine, onu manipüle ederek halka karışması gerekiyordu.

"Komutanım... Eğer izin verirseniz, buradaki halkın isyanını bastırmak, en azından bir koridor açmak isterim. Momoi'nin askeriyim, savaşmayı bilirim. Eğer onları geri itmeyi başarırsam, askerlerin bir kısmını almama izin verin. Çevre isyanları durdurup size destek getirmem gerekiyor."

Komutan elini kılıcının kabzasına koyduktan sonra bir süre düşündü. Ordunun bir kısmıyla isyan bastırılırsa, en azından bir şekilde kuşatmayı kırıp başkente haber gönderebilirdi. Kıpkırmızı, pullu elini Tokito'ya uzatarak onun yardımını kabul etti.

"Doğru kararı verdin asker. Kralımız Guter'in başa gelmesi için bu isyanları kanla bastırmalıyız. Şehri sana emanet ediyorum, başarısız olma."

"Emredersiniz komutanım."

Tokito içinden güldü. Komutan henüz farkında değildi fakat bu yaptığıyla şehri tamamen düşmana, yani bana emanet etmişti. Son umut dediği şey, onun sonu olacaktı.

Tokito, emrine verilen 327 askerle birlikte barikatlara doğru yola koyuldu.

Tokito, genç gibi görünen ama zeki bir doktorun ve stratejistin bilincine sahipti. Ordunun moralleri yerdeyken tek yapması gereken, vicdanı olan askerleri kendi tarafına çekmekti.

Yürürken, elinde gizlice bir aile kolyesi tutan, ağlayan genç bir şeytan askerinin yanına gitti. Asker komutanı görünce kolyeyi sakladı. Tokito onun omzuna dokundu ve fısıldadı.

"Ailen isyan edenlerin arasında değil mi asker? O evlerin yandığını görmek canını yakıyor, değil mi?"

"B-Ben... Komutanın emrini yerine getirmeliyim efendim. Hain olamam."

"Sikmişim emirleri! Hepsi bir avuç budala. Yanına senin gibi ailesine kılıç kaldırmayacak, vicdanı olan askerleri al. İsyancılara saldırmak yerine, onları koruyacağız. Onlara bizim etrafımızı sarmalarını söyle orduyu teslim edeceğim."

"Fakat... Bunu yaparsak biz birer hain oluruz. İdam ediliriz."

"Ahhh, sanırım kulaklarım duymuyor ve gözlerim görmüyor. İhaneti görmeyecek bir haldeyim... Ama eğer bunu yapmazsan, ailen o alevlerin içinde ölecek. Seçim senin."

Asker, efendisinin söyledikleri üstüne onun da "Gizli Kraliyet Yanlısı" olduğunu düşünerek emri aldı. Yanına güvenilir arkadaşlarını alarak, halka haber vermek için "keşif" bahanesiyle önden gitti.

Tokito'nun emrindeki birlik, şehrin meydanına doğru ilerlerken, etraflarında garip bir sessizlik vardı. Sivil halka atılan büyüler sonucu yanmaya başlayan evlerin arasından geçen ordu, yavaş yavaş savaşma isteklerini kaybetmişti. Tokito bunu fırsat bilerek, yavaş yavaş orduyu savaşmaktan vazgeçirmeye, onları zorla kaçırtmaya çalıştı. Kansız bir fetih...

Kaleye yakın olan şehir meydanına geldiklerinde, uzaktan atılan oklar sonucu birlik durdu. Çoğu titreyerek kılıçlarına sarılmışlardı.

Çok geçmeden, gözlem için ayrılan o genç asker ve arkalarında öfkeli ama umutlu halk belirmeye başladı. Ellerinde tırmıklar, sopalar ve taşlar vardı ama gözlerinde öldürme değil, kurtuluş isteği vardı. Tokito kılıcını çekti ama ucunu yere indirdi. Oyun başlıyordu.

Bir hata mı var? Şimdi bildir!
Yorumlar