Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 48 - İntikamcılar Grubu
Momoi, üç başlı yılanın (Hidra) amansız saldırıları ve vücuduna yayılan zehir nedeniyle zayıflamıştı. Yeni kazandığı manası zehre karşı dirense de iyileşmesi zaman alıyordu. Yattığı yerden, bulanıklaşan görüşüyle tek yaptığı şey, canını dişine takmış savaşan o maceracı grubunu izlemekti.
B ve C seviye maceracılardan oluşan bu grup, devasa yılana karşı inanılmaz bir koordinasyonla savaşıyordu. Tank dedikleri iri yarı savaşçı, dev kalkanıyla canavarı kışkırtıyor, saldırıları karşılıyor; kılıç ustaları ise canavarın dikkatini dağıtarak açıklarını arıyordu. Arkada duran büyücüler ve şifacılar bir komutan gibi savaşı yönetiyor, destek veriyordu.
Momoi o an, tek başına güçlü olmanın bazen yetersiz olduğunu hissetti. Bu zamana kadar sayısız düşmanımı savaş alanında tek başıma öldürmeme rağmen, gerçek gücün, birlikten doğan o "takım oyununun" farkına yeni vardım.
Vücudu artık zehrin uyuşturucu etkisine daha fazla karşı koyamayınca, en azından sürünerek ordusunun, kendi askerlerinin yanına dönmeye çalıştı fakat önünde duran, kertenkele benzeri pullu bir cilde sahip kızıl saçlı bir şifacı, büyücü asasıyla nazikçe karşısında durdu ve eğildi.
"Vikont Momoi... Henüz ayrılamazsınız efendim. Lütfen bekleyin, şifacılarımız sizi iyileştirecektir. Zehir kalbinize ulaşmamalı."
Bu tatlı yüze sahip, cesur şeytandan gelen yardım talebi Momoi'nin gergin kaslarını gevşetmişti. Kafasını yere koyarak, teslimiyetle yatmaya başladı. Şifacılar hemen koşarak onun bedenini kaldırdılar ve güvenli bir ağaca yaslayarak yeşil ışıklarla iyileştirmeye başladılar.
O esnada büyük üç başlı yılanı öldürmeye çalışan maceracılar büyük zorluk çekiyorlardı. Ormanın en güçlü canavarı, "Ormanın Laneti" olarak bilinen bu yaratık, başkaları tarafından zorla uyandırıldığı için çok sinirliydi. Önde duran kalkanlı savaşçıyı bir bez bebek gibi ileri fırlattıktan sonra ormanı inleten bir sesle tıslayarak devasa kuyruğunu yere vurmaya, yeri sarsmaya başladı.
Liderleri, kılıcını yerden destek alarak ayağa kalkarken, "Lanet olsun, şimdi işler kötü bir hal aldı! Bu canavarın öfke modu açıldı. Tek vuruşta işini bitirmemiz lazım yoksa hepimiz ölürüz!" diye bağırdı.
Momoi, şifacıların üstün çabasıyla yaraları iyileştiği ve zehir atıldığı için ayağa kalkarak, savaşan maceracıların yanına, liderlerinin omuz başına gitti. Artık zehir vücudunda değil gibi görünüyordu, gözleri netleşmişti. Elini grubun liderinin omzuna koyduktan sonra o devasa canavara, bir rakip gibi bakmaya başladı.
"Sanırım epey güçlü görünüyor. Onu uyandıran ben olacaktım fakat birisi benden önce davranmış, hem de yanlış şekilde."
Lider kafasını yana çevirip Momoi'nin yüzüne hem şaşkınlık hem de sinirle bakmaya başladı.
"Ne yani... Bu üç başlı belayı siz mi uyandıracaktınız? Onun ne kadar güçlü olduğunu, 'S Sınıfı' bir felaket olduğunu biliyor musun Vikont?"
"Evet, benim kendimce sebeplerim ve işlerim var maceracı. Bence senin endişelenmen gereken şey benim planlarım değil, şu an ne olacağı."
"Onu bizim seviyemizdeki bir grup öldüremez. Sadece oyalayabiliriz. Özgür bırakırsak belki yuvasına geri döner, sakinleşir."
Momoi'nin başından beri istediği şey sonunda ona söylenmişti. Gülümseyerek maceracıya baktı.
"Güzel plan."
Maceracı tam kılıcını kınına koyacak, geri çekilme emri verecekken yılan, beklenmedik bir hızla kuyruğunu savurdu ve lideri bir ağaca doğru fırlattı. Ağacın gövdesi çatladı. Sarsıntının etkisiyle grubu yöneten maceracı bayılmıştı. Dostları onun halini görünce sinirlenerek, intikam hırsıyla şuursuzca saldırmaya çalışınca Momoi gürledi.
"Aptalca hareketler yapmayın! Bu şekilde onu kurtaramazsınız, sadece ölürsünüz! Liderinizi alın ve kaçın!"
Hepsi Momoi'nin yüzündeki o otoriter ifadeye baktıktan sonra haklı olduğunu kabul edip liderlerinin yanına koştular. Onu kollarından tutarak ayağa kaldırdılar ve savaş alanından uzaklaştırdılar.
Momoi onları izlerken yılan tıslayınca bir anda, bir gölge gibi havaya zıpladı. Bu zıplamayı uzaktan izleyenler anlamamışlardı fakat aslında yaptığı şey, yılanın kör noktasından gelecek sinsi kuyruk saldırısını atlatmaktı. Yere indiğinde yılan bu sefer yine üç kafasıyla beraber, senkronize bir şekilde saldırmaya başladı.
Momoi ondan bir kez saldırı aldığı için artık saldırı kalıplarını ezberlemişti. Canavarın her saldırısının sıklığını kavramayı başarmıştı fakat onu bu haliyle öldüremeyeceğini biliyordu. Canavarı yola yakın tutması gerekiyordu fakat onu orada tutacak kadar yeterli kaba güce sahip değildi.
"Hey, sizler! Geri çekilin! Ben bu canavarı mağarasının yakınına çekeceğim. Yolu boşaltın!"
Liderlerini koruyan maceracılara seslendiğinde başlarını sallayarak onayladılar ve liderlerini taşıyarak, Şeytan Kral'ın kullandığı ana yola doğru değil, güvenli patikalara doğru koşmaya başladılar. Momoi tek başına yılanla yüzleşmek üzere terk edilmişti.
"Sonunda... Askerlerim ortaya çıkabilir. Urf! Komutanlar!"
O aslında maceracıları canavara istediği planı yapmak, yani canavarı yormak için yem olarak kullanmıştı. Emri duyan askerler ve komutan çalılardan çıkarak canavarın etrafını sardılar. Kırmızı deriye, boynuzlu bir miğfere ve siyah zırha sahip elit komutan Urf, efendisinin yanına geldi.
"Efendim, bizim uyandıracağımız canavar burada ne arıyor? Neden bu kadar öfkeli?"
"Keşke sorunun cevabını bilseydim Urf, fakat benim de bilgim kısıtlı. Birisi bu canavarı bizden önce, muhtemelen bizi yavaşlatmak için uyandırdı. Bu bir tuzak."
"Şimdi onunla ne yapmayı planlıyoruz efendim? Öldürelim mi?"
Momoi pençelerini çenesinin altına koyduktan sonra siyah kanatlarını yeniden, tüm ihtişamıyla açtı ve komutanının yüzüne baktı.
"Hayır. Öldürürsek ormanın dengesi bozulur. Onu mağarasına geri çekmeliyiz, hapsetmeliyiz. Ardından siz üçünüz, en iyi birliklerimle efendimin, Şeytan Kral'ın yolunu gizlice korumaya alın."
Urf dizlerinin üstüne çöktü. "Emredersiniz! Siz o halde şüpheli komutanlarla, o hainlerle oraya gideceksiniz?"
"Gerçekten siz üçünüz bu yüzden en iyi komutansınız, beni anlıyorsunuz. Evet Urf, dediğin gibi yapacağım. Onların ihanetini kanıtlayacağım."
"Başkentte dikkat edin efendim. Onlar her yerde olabilirler."
Momoi mavi gökyüzüne bakarken derin bir nefes alıp verdi. Tekrar sadık komutanının yüzüne baktıktan sonra tatmin olmuş, huzurlu bir yüz ifadesiyle ona bakarken buldu kendisini.
"Sanırım ölmek beni bu kadar sevindirmeyecek Urf. Efendimin, o çocuğun yaşayacağı bir krallık yaratacağız. Bedeli ne olursa olsun."
"Asırlardır size hizmet etmeme rağmen hiç bu kadar heyecanlı olduğunuzu görmedim. Ölen her kral bizim için sadece bir işti."
"Söylesene Urf, sence yeni kral nasıl? Onu pek tanımamış olmana rağmen, uzaktan gördüğün kadarıyla düşüncelerini istiyorum."
Urf başını eğdikten sonra efendisinin, bir zamanlar "Deli Vikont" denen adamın bu yeni, umutlu haline baktı. Kılıcına baktı ve ardından emin gözlerle yerdeki taşları tekmeledi.
"Söylediğim şeyler sizi memnun etmeyebilir efendim fakat ben... Ben kralın hep siz olmanız gerektiğini savundum. Sizden daha güçlüsü yok."
Momoi'nin duyduğu şeyler, o sert kabuğunun altında yanaklarının utançtan kızarmasına sebep olmuştu. Kanatlarını açarak, bir hizmetkârına sarılmayalı asırlar olmuşçasına Urf'a sarıldı.
"B-Bana sarılmanız hiç iyi değil efendim, rütbenize uygun değil!"
"Hadi ama sadece ikimiz varız Urf. Hem sen benim kral olmamı istiyormuşsun, bir kral hizmetkârına sarılamaz mı?"
"Sadece istiyordum efendim fakat olmayacağının farkındayım."
Momoi karşısındaki sözünü bitirdiğinde canavara baktı, ardından kanatlarını tamamen açtı.
"Eğer ben efendimize mutlak sadakatle ve aşkla bağlanmasaydım kral bendim Urf, haklısın. Ama o çocuk... O dünyayı değiştirecek. Sizler gidin, ben canavarı geri götüreceğim."
Son söylediklerinin ardından sinirli canavarı peşine taktı, onu kışkırtarak yuvasına doğru geri götürdü. Urf efendisinin söylediklerini tamamen duymuştu fakat duyduklarından anladığı Momoi artık sadece bir komutan değil, bir adanmıştı. Kalbi kırılsa da efendisinin mutlu oluşu bu kırığı umursamaması için yeterliydi.
Diğer askerleri topladıktan sonra Şeytan Kral'ın yolunu korumak için yola koyulmuştu. Şeytan Kral o yola çıktığında, konvoy daha yeni olay yerine yaklaşıyordu. Atların toynaklarının sesi ve zırhlı askerlerin metalik sesleri ormanda yankılanmaya başlamıştı.
Urf ve ekibi çalıların arasından, görünmez gölgeler gibi onları izlemeye başlamışlardı. Her adımları takip ediliyordu fakat tuzak kurmak isteyenlere dair herhangi bir iz yoktu, sadece dostça bir gözetlemeydi.
Biraz daha yaklaşmak, emin olmak istediğinde Kortus'un keskin gözleri çalıların arasındaki hareketi fark etmişti. Urf'un dikkatsizliği, onları ele vermişti.
Efendisinin çadırına, at arabasına doğru yolda olan Kortus, fark ettiği o izleyen gözleri dikkate alarak süvari komutanını yanına çağırdı. Atıyla hızlıca yaklaştığında Kortus onu kendisine yaklaştırarak çok kısık, sadece onun duyabileceği bir sesle anlatmaya başladı.
"Orduyu takip eden birileri var. Auraları tanıdık... Muhtemelen Vikont Momoi'nin özel birliği olmalılar. Yine de tedbiri elden bırakmayın, orduya dikkatli olmalarını söyleyin."
"Emredersiniz Komutan Kortus."
Kortus emri verdikten sonra, atının sarsıntısıyla zıplayan göğüslerini elleriyle tutarak atı daha da hızlandırdı. Kırmızı kraliyet arabasına yaklaştığında ordu ormanın derinliklerine, o tehlikeli yeşil tünele girmeye başlamıştı. Atını bir askere emanet ederek hareket halindeki at arabasının kapısına çevik bir hareketle atladı.
İçeri girdiğinde efendisi Tokito, cama yaslanmış bir şekilde, dalgın gözlerle ağaçları seyrediyordu. Yüzündeki o derin sıkılmışlığı ve endişeyi fark etmişti. Yanına oturarak ona şefkatle sarıldı.
"Sizi rahatsız eden bir şey mi var efendim? Solgun görünüyorsunuz."
Tokito yavaşça kafasını çevirdi ve Kortus'un yüzüne baktı, ardından o da sarılarak karşılık verdi. Gözünden yaş gelmiyordu fakat o, bu yolculuğun belirsiz sonuçlarından, o tahtın ağırlığından korkuyordu.
"Sence oraya, Loropis'e gittiğimde her şey düzelecek mi Kortus? Halk beni kabul edecek mi? Kendimi... Hazır hissetmiyorum. Sanki bir oyunun içindeyim ve kuralları bilmiyorum."
"Sizin varlığınız, o asil kanınız bile yeterli olacaktır efendim. Siz umutsunuz. Krallığın geleceği için önemlisiniz."
Tokito hâlâ tatmin olmamıştı. İçinden bir ses oraya gitmesi daha kötü şeylere, daha büyük savaşlara neden olacak gibiydi. Bu karanlık düşünceleri unutmak için kabinin içinde ayağa kalktı ve ellerini sıkarak kararlı bir şekilde durdu ve Kortus'a baktı.
"O halde... Bu yolculuk sonunda bir karar verdim. Hizmetkârımı, yani seni çağıracağım. Sonra seni... Kralın resmi hizmetkârı yapacağım. Ama bir şartım var."
"Efendim zaten siz kral olduğunuzda otomatik olarak Kraliyet Hizmetkârı Büyüsü aktif olacak. Şart koşmanıza gerek yok."
Tokito şaşırarak Kortus'un yüzüne bakmaya başladı. Biraz daha yaklaştı ve ellerini tuttu.
"Ne yani? Ben tahtı ele geçirirsem otomatik olarak hizmetkârım mı olacak? Seçemiyor muyum?"
"Evet efendim, gelenek budur. Eski kralın hizmetkârı, yeni krala geçer. Yani beni... Beni öldürmeniz veya azletmeniz gerekebilir, eğer yenisini isterseniz. Çünkü büyü sadece bir kişiyi bağlar."
Tokito dehşetle geri çekildi. "Hayır! Bunu kabul edemem Kortus! Seni öldürmek mi? Asla! Seni kral olunca baş hizmetkârım, danışmanım yapacağım. Büyü ne derse desin, kuralları ben koyacağım! Böylelikle mutlu olacağız, yanımda kalacaksın."
Kortus şaşırdıktan sonra efendisinin yüzüne baktı ve o kararlılığı, o saf sevgiyi yüzünde gördü. Derin bir nefes aldıktan sonra efendisinin elini öptü.
"Siz... Siz gerçekten farklısınız."
Gülümsedikten sonra kapıyı açtı ve atına geri bindi. Ordunun yolculuğu, ormanın derinliklerine doğru, yeni bir umut ve korkuyla devam ediyordu. Bu yolculuk sırasında Loropis'te, gölgelerin içinde hazırlıklar, kılıçlar bilenmeye devam ediyordu.