Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 47 - Loropis Yolculuğu Başlıyor! 2. Kısım
Loropis'e giden "Büyük Göç" hazırlıkları tamamlanmak üzereyken Tokito, sadece bir figüran olmadığını kanıtlamak istercesine yolculuk için kendi planını kurmaya başlamıştı. Geçmiş hayatından, oynadığı strateji oyunlarından ve okuduğu tarih kitaplarından edindiği bilgilerle kusursuz bir savunma hattı oluşturmayı planlıyordu.
Askerleri çağırarak geniş bir masa istedi. Koridora koyulan masanın etrafında Nanagi, Kortus ve elit bir muhafız ayakta bekliyordu. Tokito haritayı açarak masanın üstüne yerleştirdi. Eliyle ormanın içinden geçen o tekinsiz, yeşil yolu işaret ediyordu.
"Tahminlerime ve haritanın topografyasına göre Veldoria'dan Loropis'e direkt giden, at arabalarının geçebileceği tek yol Juval Ormanları gibi görünüyor. Ordumuzun düzeninin bozulmayacağı tek yol fakat aynı zamanda en baskına açık, en tehlikeli yol burası. Düşman için mükemmel bir pusu noktası."
Kortus ve Nanagi haritayı inceledikten sonra bu durumu başlarını sallayarak onayladılar. Tokito, masanın üzerinde duran taştan piyonları haritada gidecekleri yolun üzerine, bir satranç ustası gibi yerleştirdi.
"Ordu bu şekilde yerleşirse kesinlikle bize tuzak kurmaları zorlaşacaktır. Her kör nokta kapanacak."
Kortus ortada bulunan, en korunaklı sarı taşı işaret ederek sordu: "Burada bulunan taş hangi bölük olacak efendim?"
"Sarı bölük benim, yani kraliyet ailesinin at arabası. Sarı taşın yanında bulunan iki siyah taş, çevik atlı bölükler olacak."
"Yani piyadeleri, o ağır zırhlıları atlılarla çevreleyip hareketli bir kalkan mı yapacağız efendim?"
"Evet. Atlı birlikler ormandan gelecek ani tuzaklar için önemli rol oynar. Ağaçların üstünden atlayan suikastçılar öncelikle atlılarla ilgilenmek zorunda kalır, bu da bize pozisyon almamız için zaman kazandırır."
Nanagi eliyle kırmızı taşı alarak, bir komutanın içgüdüsüyle en öne koydu fakat Tokito o taşı nazikçe geri aldı. Ardından taşı sarı taşın önüne, ama korunaklı bir mesafeye yerleştirdi.
"Kırmızı taş komutanı temsil eder Nanagi. Bir komutan en önden gidip ilk okla ölmemeli. O komutayı korumalı."
"Fakat orduya nasıl komuta edecek efendim? Sesini duyuramaz."
"Kortus beni koruyan bölüğün önüne geçerek benim kalkanım ve sesim olacak, fakat onu da çevreleyen bir elit muhafız bölüğü olacak. Sen ise Nanagi, sarayda kalıp Veldoria'yı koruyacaksın."
Nanagi'nin yüzü düştü. "Ah... Şimdi anladım efendim. Gerçekten stratejiniz çok etkileyici ama... Ben gelmiyor muyum?"
Tokito başını salladı. "Veldoria savunmasız kalamaz. Burası senin kalen."
Taşlar oturduktan sonra Kortus ordunun düzenini anladı ve başını eğerek ordunun başına geçmek, bu yeni düzeni askerlere anlatmak için odadan ayrıldı. Nanagi efendisinin yüzüne bakarken Tokito onu fark edip o da Nanagi'nin yüzüne bakmaya başladı.
"Bir sorun mu var Nanagi? Yüzün asıldı."
"Gidişiniz… Benim üzülmeme neden oluyor efendim. Sanki kalbim bunu istemiyormuş, sizi bir daha göremeyecekmişim gibi hissediyorum."
Tokito içinden geçirdi: Haksız olduğunu söyleyemem, gidişim onun için hüzünlü olabilir. Yine de her zaman sevdiklerin yanında olmayabilir Nanagi. Bununla yüzleşmen gerekiyor, tıpkı benim doktor olduktan sonra o soğuk evde tek başıma kalmam gibi.
Sol elini Nanagi'nin sağ omzunun üstüne koyduktan sonra onun yüzüne, gözlerinin içine baktı ve arkasını dönmeden, bir veda konuşması yapmadan kapıya doğru yöneldi. Nanagi arkasından hüzünlü yüzle bakıyordu fakat Tokito bunun yapılması gereken bir fedakârlık olduğuna kanaat getirmişti. Duygusallık, bir kralı zayıflatırdı.
Kapıdan dışarı çıktığında muhafızlar dizlerinin üstüne çökerek efendilerinin gidişini saygıyla selamladılar. Önüne gelen her asker bunu yapıyordu. Koridorlarda görünen hizmetçiler ve askerler onun gidişini büyük bir hüzün ve saygıyla karşılıyordu. Tokito hepsinin yüzüne bile bakmadan, omuzlarındaki yükün ağırlığıyla yürümeye devam etti.
Saraydan çıktığında sadece atları kontrol eden bir asker ve o görkemli kırmızı at arabası duruyordu. Arabanın kapısı asker tarafından açıldıktan sonra arabaya bindi. Nanagi dayanamayıp arkasından koşarak gelmişti ve tam araba kalkacakken, sarayın balkonundan elini sallayarak, gözyaşları içinde efendisini uğurladı.
Artık onun için taht yolculuğu resmi olarak başlamıştı. Bu yolculuk Veldoria'da başlayıp Loropis'e kadar sürecek, belki de kaderini değiştirecek bir yolculuktu…
At arabasını süren asker, arabayı şehir kapısında hazırlanmış ordunun yanına getirdiğinde, 400 seçkin askerden oluşan ordu hazır kıta bekliyordu. Emir verildikten sonra kapıyı kontrol eden askerler devasa zincirleri çekerek kapıyı yukarı kaldırdı ve geçidi Şeytan Kral için tamamen açtılar.
Yolculuk başladıktan sonraki ilk saat Tokito'nun sıkılmasıyla ve baş ağrısıyla kötü bir hal almıştı. Ordunun açıklık alanda düzene girmesi, zırhların şakırtısı, atların kişnemesi nedeniyle çok fazla ses vardı ve bu onu rahatsız ediyordu. Dayanamayınca camdan bakmaya karar verdi.
"Sizler neden bu kadar ses yapıyorsunuz? Daha az sesle, daha düzenli yürüyemez miyiz?"
Askerler efendilerinin camdan baktığını görünce, olası bir suikasttan, oklardan korumak için camın önüne hemen atlı birlikler geldi ve kalkan oluşturdu. Tokito hepsini yüzüne dik dik bakıyordu. İçlerinden bir tanesi soruyu cevaplamak için cama yanaştı.
"Efendim orman canavarları seslere karşı duyarlıdır. Ses yapmamız, gürültü çıkarmamız onları korkutup yolumuzdan çekilmeleri içindir. Şu an büyük bir canavarla savaşabilecek kadar zamanımız yok, hızlı gitmeliyiz."
Tokito sinirlenince önünde duran, kırmızı ten rengine ve köpek başına sahip olan askeri zırhından tutarak kendisine yaklaştırdı. Gözlerini kocaman bir şekilde, kırmızı parıltılarla açtıktan sonra karşısındaki askere baktı. "Sizler beni koruyamayacaksanız neden bir orduyla seyahat ediyorum? Ben korkak bir kral değilim! Size sessiz olmanızı rica etmiyorum, emrediyorum! Ormanın sesini duymak istiyorum."
"N-Nasıl isterseniz Şeytan Kral. Özür dilerim."
Asker başını eğdikten sonra Tokito içeri girdi ve camı tekrar kapattı. Askerler dağıldıktan sonra "Sessizlik Emri" iletildi ve orduda yapılan hareket sesleri azalmaya, sadece ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Bu azalma, konvoyun önündeki Kortus tarafından hissedilince ordu komutanlarından bir tanesini yanına çağırdı.
"Neden ordumuz sessizleşti? Ormana gireceğiz birazdan, gürültü lazım."
Komutan Kortus'un yüzüne baktıktan sonra kafasını eğdi. "Şeytan Kral çok ses olduğunu, bu yüzden sesi azaltmamız gerektiğini bizzat emretti efendim."
"Efendimiz ilk defa uzun bir yolculuk yapıyor, tecrübesiz. Sen ordunun başına geç, düzeni koru, onunla ben ilgilenirim."
"Emredersiniz efendim."
Kortus atını geri çevirerek düzenin arkasına, kraliyet arabasına doğru hareket etti. Efendisini rahatsız eden şeyin ne olduğunu bilmiyordu ama bir şeyler yanlıştı. Tokito aslında sadece gürültüden değil, ormanın içinden gelen, palatorun uyardığı o tehditkâr sesten dolayı huzursuz hissediyordu.
Daha önceden, sessizce yola çıkan Momoi ve askerleri çoktan ormanın derinliklerinde, o tehdit ile karşılaşmışlardı.
Karşılarında, efsanelerden fırlamış gibi duran, üç tane kafaya sahip olacak şekilde evrimleşmiş, mutasyona uğramış devasa bir Hidra vardı. Boyu 4 metreydi ve pulları çelikten daha sert görünüyordu. Momoi, tek başına onun karşısında duruyordu.
"Ormanın hâkimi olan canavar sensin demek. Seni şu halimle öldürecek güçte değilim ama seni oyalayabilirim."
Yılan ona baktıktan sonra üç ağzından da dilini çıkarttı ve senkronize bir şekilde tısladı. Şeytanların dilini bilmediği için onlarla anlaşamayacağını biliyordu. Canavar içgüdüsü, karşısındakini öldürebileceğini, onun yaralı olduğunu anlayınca Momoi'ye saldırdı.
Momoi saldırıdan, bir gölge gibi kaçarak, "Sen beni öldüremezsin, ben de seni öldüremem. Bu dans sabaha kadar sürer." dedi.
Canavar sadece dayanıklıydı ve çok iyi bir yenilenmeye sahipti. Saldırı için kullandığı tek şey üç kafanın da sahip olduğu zehirli yılan dilleri ve pençeleriydi. Her dilini kırbaç gibi kullandığında Momoi bundan son anda kaçıyordu. Yaklaşık bir saatini bu şekilde kaçarak geçirince canavar yorulmaya ve öfkelenmeye başlamıştı.
Canavar daha çok yavaşlamaya başlayınca Momoi bir açık buldu, önünde durdu ve pençelerini, o yeni kazandığı manasıyla güçlendirerek kullanarak yılanın vücudunda derin bir delik açtı. Bu, karşısındaki canavarın daha fazla sinirlenmesine neden olmuştu. Ona en güçlü silahını, asitli zehrini kullanmaktan başka bir şans bırakmamıştı.
Yılan üç kafasını uzatarak yaklaşık 7 metre boyuna ulaştı ve zehir tükürdü. Artık dişlerini de kullanıyordu fakat buna rağmen Momoi, dans eder gibi her saldırısından hızlı bir şekilde kaçıyordu.
Böyle devam edeceğini düşünürken canavar, zekice ve beklenmeyen bir hareket yaparak kuyruğuyla Momoi'nin ayağını kaydırdı ve büyük dişini karnına geçirdi.
Momoi kan kustu. Yere zımbalanmış bedeni hareket etmeyi bırakmıştı. Canavar avını öldürdüğünü düşünerek bedenini yiyeceği esnada uzaktan, ıslık çalarak gelen bir ok canavarın gözüne saplandı.
Canavar acıyla dişini çıkartıp baktığında, ağaçların arasından çıkan bir grup maceracı gelmişti. Ellerinde yay, kılıç ve kalkan bulunan, profesyonel görünen şeytanlar ormanın bu derinliğindeki "S sınıfı" görevi kabul etmişlerdi.
İçlerinde mızrak bulunduran, lider görünümlü bir maceracı karnı delinen ve kan kaybeden Momoi'nin yanına gitti.
"Merhaba Vikont Momoi. Sizin gibi bir asilin burada, bu çamurun içinde olmasını beklemiyorduk. Ama şanslısınız lonca bizi gönderdi. Bundan sonrasını biz profesyonellere bırakın."