Novel Türk > Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 31 - Varah'ın İnadı ve Sonuçları

Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 31 - Varah'ın İnadı ve Sonuçları

Sinirli bir şekilde yola koyulan asi Elf'in yolculuğu daha yeni başlamıştı. Sırtındaki yayı ve kalbindeki öfkesiyle ormandan çıkmış, bilinmeyene doğru adım atmıştı. İlk gitmesi gereken yer Homouth şehriydi. Bu şehir, Elflerin bataklık bölgelerinde, çamurlu ve sisli bir arazide kurulmuştu ve yöneten kabile, savaşçı ruhlarıyla bilinen Trarie kabilesiydi.

Bu bölgeden geçmek, sadece coğrafi bir zorluk değil, aynı zamanda diplomatik bir engeldi. Şehre girmek için öncelikle oranın efendisiyle konuşması gerekiyordu. Trarie kabilesiyle doğrudan bir sorunu olmadığı için geçiş izninin hızlı olacağına inanıyordu. Kafasındaki o karmaşık düşüncelerden, Ulu Lider'in anlattığı kanlı hikâyeden bir nebze olsun arındığı için tüm odağını ve enerjisini yolculuğa vermeyi başarmıştı.

Varah tek başına yolculuğundayken, Ulu Lider Lejio ve diğerleri hâlâ ormanın sınırındaydı. Varah gözden kaybolunca, Lejio onu durdurmaktan vazgeçmiş, omuzları çökmüş bir halde şehre geri dönmüştü. Deino ve Nimo ile sessizce çarşıda yürürlerken, Ulu Lider aniden durdu. Deino'nun omzuna elini attı ve onlara, içinde sakladığı endişeyi bastırmaya çalışan, umutlu görünen bir yüzle baktı.

"Sizler... Sizler gerçekten çok güçlü ve sadık çocuklarsınız. Geleceğin Ulu Liderleri, Elflerin en iyisi olabilirsiniz. Ama şu an... Varah hakkında çok endişeleniyorum. Bana yardım edebilir misiniz?"

Deino hemen atıldı. "Sizin için her şeyi yaparız Ulu Lider. Emredin."

"Varah'ı bulun. Onu o karanlık yoldan, o intihar görevinden vazgeçirin. Ben yapamadım ama belki siz, dostları olarak yapabilirsiniz."

"Gerçekten siz güvenebileceğim tek kişilerdensiniz. Bu fırtınalı günlerde yanımda durmanız bana güç ve güven veriyor."

Nimo mahcubiyetle başını eğdi. "Lütfen böyle söylemeyin Ulu Lider! Biz sadece görevimizi yapıyoruz."

Gerçekleri söyleyen Lejio, gerçekten onlara baktığında eski dostlarının, savaşta kaybettiği yoldaşlarının yüzlerini görüyordu. Verdikleri saf ve güçlü güveni, asırlık deneyimi sayesinde derinden hissediyordu. Hissettiği bu sıcaklık, buz tutmuş kalbini saracak kadar güçlüydü.

Deino ve Nimo başlarını hafif bir şekilde eğerek Ulu Lider'e, Varah'ı getireceklerine dair söz verdiler ve çarşıdan hızla çıktılar. Lejio, onlara arkadan el sallayarak, içinde büyüyen korkuyu bastırmaya çalışıyordu. Deino ve Nimo, Varah'ın izini sürebilecekleri doğru bir yol seçerek ormana doğru koştular.

Yola çıktıklarında ormanda 2 saat boyunca iz sürdüler. Nihayet Varah'ın o yoğun ve hırçın manasını hissettiklerinde, koşarak çalıların arasından çıktılar. Büyük, yaşlı bir meşe ağacının sallanan yapraklarının altında, sırtını gövdeye yaslayarak dinlenen Varah'ı bulduklarında uyuyordu.

Deino, sinirle yanındaki dereden aldığı suyu Varah'ın kafasından aşağıya boşalttı. Tükürerek ve öksürerek kalkan Varah, sırılsıklam olmuştu ve çok sinirlenmişti. Sıçrayarak kalktığı için şok içerisindeydi, eli yayına gitti.

"Ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Uyumaya çalışan bir Elf'e, bir savaşçıya saldırmak ne demek?!"

"Kapa çeneni Varah! Ben ve Nimo buraya oyun oynamaya gelmedik, seni geri götürmek için geldik."

Nimo daha sakin bir tonla araya girdi. "Deino haklı, hadi geri dönelim Varah. İnat etme. Kabilelerimiz, ailelerimiz bizlere ihtiyaç duyuyor. Elflerin kaderi pamuk ipliğine bağlıyken hata yapamayız."

Varah ıslak saçlarını geriye attı. "Sizler beni ne sanıyorsunuz bilmiyorum fakat bana göre Elflerin kaderi çoktan çizildi. Liderlerini ölüme terk ettikleri, o gün savaşmadıkları gün ruhları öldü. Şimdi sadece bedenleri yaşıyor."

"Sen ne dediğinin farkında mısın aptal! Hain gibi konuşuyorsun!"

Varah, umursamadan kollarını arkasına koyarak tekrar ağaca yaslandı. Kalın, kaslı bacaklarını ileriye uzatarak çimene yayıldı. "Gitmiyorum."

Deino sinirlenmeye başladığında, kontrolünü kaybedip Varah'a sert bir tekme attı. Saldırının etkisiyle hafifçe sıçrayan Varah, hasar aldığı bacağını eliyle bastırdı ama karşılık vermedi.

"Bana saldırmanın bedelini ödeyeceksin Deino! Ama bugün değil."

"Sen... Bizi, ırkımızı, topraklarımızı önemsemeyen bencil bir şerefsizsin! Git o zaman! Öl ve geri dönme! Cesedini bile almayacağız!"

"Hah, sanki çok umurumda. Benim mezarım düşmanımın kalbi olacak."

Nimo üzgün bir sesle sordu. "Neden böyle yapıyorsun Varah? Bizi neden bırakıyorsun?"

"Nimo... Özür dilerim ama ben kararımı verdim. İntikamımı almak, Kimo'nun ruhunu huzura kavuşturmak için savaşacağım ve ölmem gerekiyorsa, bir savaşçı gibi öleceğim. Bu benim kararlılığımın, sadakatimin göstergesidir."

Kararından dönmediği için gözlerini kapatarak uzanmaya devam etti. Nimo ve Deino, arkadaşlarını bu delilikten vazgeçirmeyi başaramadıkları için moralleri bozulmuştu. Birbirlerine baktılar, sonra sessizce ormanın derinliklerine, şehre doğru geri dönmeye başladılar. Varah, artık tamamen yalnızdı ve kendi seçimiyle ölüme terk edilmişti. Elfler artık ona bunun için yardım etmeyeceklerdi.

Bunu bilse de amacını hiç değiştirmemişti. İntikamının ilk kısmı için güçlenmesi, sınırlarını aşması gerekiyordu. Gücünü topladığında sınırı geçerek hedefindeki o kırmızı elbiseli şeytanı, o vikontu öldürecekti. Bu plan ona göre en mantıklı, en onurlu plandı fakat başarması, tek başına bir orduya kafa tutmak kadar zordu.

Uzun bir süre uzanarak dinlendikten sonra artık sıkıldığı ve güneşi kaybetmemek için toparlanmaya başladı. Kahverengi kaba kumaştan yapılmış ufak çantasına yayını ve azığını koyarak sırtına aldı. Yaslandığı ağacın tepesine tırmanarak gideceği yöne, ufka baktı.

Ufukta, Cehennem Dağı'nın alevlerini çok uzaktan, bir kızıllık olarak gördüğünde o yöne gitmeye karar vermişti. Ağaçların üstlerinden, dallardan dallara zıplayarak hedefine doğru gidiyordu. Homouth bölgesine doğru yapacağı bu yolculuk, onun evinden ilk ayrılışı olacaktı.

Ağaçların üstünden giderken aşağıda babasını ve askerlerini gören Varah duraksadı. Aşağı inerek karadan yürümeye başladı. Askerler hışırtıyı fark edince silahlarına davranıp arkalarını döndüler fakat onlar dönene kadar Varah çoktan babasının yanına gelmişti.

Babası Lamruil, oğlunu, o asi savaşçıyı görünce ona sıkıca sarıldı.

"Neredeydin Varah? Annen meraktan deliye döndü. Sırtında neden çanta var, avlanmaya mı gideceksin?"

"Ulu Lider'in yanındaydım. Onu boş ver baba, daha önemli bir şey söylemem lazım. Veda etmeye geldim."

Lamruil'in yüzü düştü. "Ne söyleyeceksin bakalım küçük Elf'im benim?"

"Ben Homouth bölgesine, sınıra gidiyorum. Orada bulunan kabile lideri şu an olmadığı için o bölgede eğitim yapabilirim ve kimse karışmaz. Güçlenmem lazım."

"Neden eğitim yapmak istiyorsun? Kabilenin başında durman, benim yerime geçmen gerektiğini biliyorsun. Liderlik eğitimi burada alınır."

"Ben senin aksine lider olup masada oturmak istemiyorum baba. Ölen Ulu Lider Kimo'nun intikamını almak, kılıcımı kanla yıkamak istiyorum sadece."

Lamruil oğlunun gözlerindeki o ateşi gördü. Onu durduramayacağını anladı.

"Bu senin kararın... Engel olmayacağım. Sadece dikkatli ol ve sakın delice bir şey yapma. Unutma, en iyi savaşçı eve dönen savaşçıdır."

Babasının elini saygıyla öptükten sonra başını eğerek ormanlığa doğru geri döndü. Vedalaşmak zor gelmişti. Ağaçlardan birine tırmanarak yine gittiği yöne doğru, arkasına bakmadan sıçramaya başladı.

Babası Lamruil, arkasından bakarken yüzü hem gülüyor hem de hüzünleniyordu. Oğlunun intikam almak isteyecek kadar güçlü ve onurlu olması onun için en büyük gururdu fakat oğlunun yapmak üzere olduğu şeyin, bir intihar görevi olduğunu içten içe biliyordu.

Varah ormanın ağaçlarının üzerlerinden her zıpladığında dallar kırılıyor, yapraklar dökülüyordu.

Büyük ve kalıplı vücudu, sanki bir Elf değil de bir şeytanın ağaçların üstünde koştuğunu düşündürüyordu. Ayağındaki kahverengi deri ayakkabılar her zıpladığında daha fazla yıpranıyor, yolun zorluğunu haber veriyordu.

Homouth bölgesine yaklaştığında sık orman son bulmuştu, önünde sadece yemyeşil, uçsuz bucaksız ovalar vardı. Son ağaçtan indiğinde arkasına, evine dönerek fısıldadı: "Sizleri özleyeceğim."

Hafif bir şekilde kafasını önündeki yeşilliğe çevirdikten sonra derin bir nefes aldı. Özgürlük ve tehlike kokuyordu. Etrafına göz gezdirdiğinde solda suyun yavaş aktığı, berrak küçük bir dere görünce hemen oraya doğru yürüdü.

Dereye geldiğinde terden ıslanmış yeşil ve kahverengi karışık kumaşa sahip kıyafetini çıkararak, şişmiş ayaklarını suya koyarak yere uzandı. Suyun soğukluğu taş gibi katılaşmış ayağını yumuşatıyor, yorgunluğunu alıyordu. Ellerini kafasının altına koyarak gökyüzüne doğru bakmaya başladı. Açık mavi gökyüzünde, gündüz vakti bile silik de olsa gözüken bir gezegen vardı. Kırmızı renge sahip kocaman gezegen dünyanın uydusu gibi gözüküyordu fakat aslında arındırılmış, ölü bir gezegendi.

Varah'ın karşısında duran gezegene bakmak yerine ilgisini çeken başka şeyler vardı. Havada bir pamuk gibi dolaşan ve koyun sürüsü gibi beyaz olan bulutlar onun ilgisini çekmişti. Onlara her baktığında, gökyüzüne bakmayı seven Ulu Lider Kimo geliyordu aklına.

Bulutlar kadar yüksekte olan, ulaşılamaz sanılan önemli birisinin ölmesi onda derin bir yara bırakmıştı. Kafasından atamadığı bu karanlık düşünceleri, yolculuk için gerekli bir azıkmış gibi düşünerek saklıyordu. Bulutların yaptığı hafif hareketleri seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı ve çoktan akşam olmuştu.

Kıyafetlerini giyerek, serinleyen havaya karşı kendisine ufak bir ateş yakma kararı almıştı. Ağaçların kırılan dallarını ve kurumuş ağaçların odunlarını toplayarak, basit bir büyüyle kıvılcım çaktı ve kendisine küçük, sıcak bir ateş yapmayı başarmıştı. Bu yolculuğa çıkma kararını aldığında kararlı olduğu için, yalnızlık veya korku gibi pes etme düşüncesi hiçbir zaman aklına gelmemişti.

Ateşin başında, çıtırtıları dinleyerek biraz uyuma kararı aldı. Yan yatarak yüzünü ateşe döndü ve gözlerini yavaş yavaş kapatmaya başladı. Uyku bedenini sardığında, tamamen uyuyan Varah kendisini çok canlı bir rüyada buldu. Sevdikleriyle beraber olduğu bir rüyaydı bu. Köyündeydi ve tüm Elfler yanındaydı. Köyün çakıl dolu topraklarında koşuyor, gülüyordu.

Gördüğü rüya aslında eski, çok eski bir anısıydı. İntikam almak istediği kişinin, hayranı olduğu kahramanın bulunduğu mükemmel bir rüyaydı.

Köyde çocuk bedeniyle koşturan zayıf ve sıska Varah, Elf askerlerin, kraliyet muhafızlarının düzenli adım seslerini duymuştu. Askerler ellerinde bulunan parıltılı yaylarla köye girdiklerinde, merakına yenilip onların yanına gitmeye karar verdi.

Ordunun en arkasından gelen bir kadın vardı. Devasa, üzerine tam oturan mavi kristal zırhı, bir atın yelesi gibi uzun ve sarı saçları güneşte parlıyordu. Sırtında duran mızrağın sapı griydi ve ucunda mavi renkte, okyanusun derinliklerinden gelmiş gibi parlayan keskin bir demir vardı.

İlk görüşünde, karşısında duran bu Elf onu büyülemişti. Babası Lamruil gelen Elf'i gördüğünde büyük bir saygıyla başını eğerek ellerini birleştirdi, ardından diğer tüm Elfler de saygı duruşuna geçmişti.

Çocuk Varah, neden bu kadar büyük bir saygı gösterildiğini bilmiyordu fakat babası yaptığı için o da taklit ederek saygısını gösterdi. Askerler gelen Elf'in zırhını çıkarttıklarında, kadının ellerinin pullu, ejderha derisi gibi olduğunu fark etmişti.

Sebebini bilmese de bunun ona ait, gücünün bir işareti olan özel bir özellik olduğunu düşünüyordu. Zırhı çıkarılan Elf, Kimo, babasının çenesinden nazikçe tutup kafasını kaldırdı.

"Bugün nasılsınız Lamruil? Kabilen, ailen, her şey iyi mi?"

"Sizin sayenizde, sizin gölgenizde tüm Elfler huzurlu bir şekilde ormanda yaşayabiliyor efendim. Ulu Liderimiz olduğunuz için çok şanslıyız."

"Huzur... Pamuk ipliğine bağlıdır Lamruil. Yakında savaş geliyor. Şeytanlar huzursuz ve kana susadılar. Onları durdurmak için desteğinize ihtiyacım var. Bizzat en önde savaşacağım, siz kabilelerinizi koruyun."

"Fakat efendim... Bu çok tehlikeli."

"Merak etme, Lejio benimle olacak. Ona güveniyorum, sırtımı ona dayayacağım. Siz değerli askerlerinizi bana emanet edin yeterli."

Karşısında duran kişinin bir Ulu Lider olduğunu duyunca şaşırmıştı. Parlak bir zırh giyen hem güzel hem de korkutucu bu kişinin Elflerin lideri olması onu heyecanlandırıyordu. Kafasını hafifçe kaldırdığında onların gitmek üzere olduğunu gördü. Çocuk aklıyla, bu kahramanı takip etmeye karar vermişti.

Savaşa giden Kimo'yu yakalamak, belki de onu "kurtarmak" için koşmaya başlamıştı. Tüm gücüyle, küçük bacaklarıyla ter akıtarak koşuyordu. Yüzünden akan terler toprağa düşüyordu. Çocuk bedeniyle o devasa orduya yetişemeyen Varah, bir taşa takılarak yere düştü. Dizleri kanadı. Tekrar ayağa kalktığında, ufukta sadece toz bulutu kalmıştı; onlar çoktan gitmişti.

Ağlayarak toprağa vuruyordu çünkü onun yanında savaşmak, yardımcısı olmak istiyordu. Babası, Varah'ı bulamadığında endişeli bir şekilde koşmuştu. Yerde yatan Varah'ı görünce kucağına aldı ve sarıldı. Daha çocuk olan Varah başarısızlığı tattığı için babasının omzuna yumruk atıyordu.

"Nidin cittiler? Ben onlayla citcektimmmm!"

"Sakin ol oğlum. Efendimiz zaferle dönecektir. Elfleri yarı yolda bırakacak birisi değil. O bizim kalkanımız."

Kâbustan, daha doğrusu bu acı tatlı anıdan kalktığında güneş doğmuş, ateş sönmüştü. Sabah olduğu için kalkarak derenin buz gibi suyuyla yüzünü sildi, rüyayı zihninden attı. Kahvaltı olarak dereden mızrağıyla tuttuğu balıkları yedikten sonra çantasını sırtına aldı.

Solunda kalan ormana son kez baktıktan sonra sağına dönerek kararlı adımlarla yolculuğuna koyuldu. Gideceği yer, Kimo'nun son savaştığı yerlerin ötesi, Homouth bölgesiydi. Bu yolculuk uzun, zorlu ve belki de son yolculuğu olacaktı...

Bir hata mı var? Şimdi bildir!
Yorumlar