Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 30 - Büyük Savaşçı Kimo
Ulu Lider Lejio ve beraberindeki üç genç Elf, Büyük Salon'un boğucu havasından uzaklaşmak için dışarı çıkmışlardı. Tahta kapılardan adım attıklarında, Elf ormanının o büyüleyici manzarası onları karşıladı. Gökyüzüne uzanan kadim ağaçlar, dalların arasından süzülen güneş ışığı ve havada uçuşan parıltılı sporlar, az önceki gergin toplantıdan sonra bir merhem gibiydi.
Lejio ve diğerleri, tepedeki yönetim binasından aşağıya, Elflerin yaşadığı yerleşkeye doğru yavaş ve emin adımlarla indiler. Taştan oyulmuş basamaklar, yüzyıllardır sayısız Elf'in adımlarıyla aşınmıştı. Evinin girişini koruyan mızraklı Elfler, Ulu Lider'i gördüklerinde saygıyla başlarını eğdiler.
Elflerin yaşadıkları yerleşke, doğayla iç içe geçmiş bir sanat eseri gibiydi. Genelde yaşayan ağaçların oyuklarına inşa edilmiş, zarif kıvrımlara sahip evler vardı. Tüm binaların alt katı dükkân, üst katı ise Elflerin yaşadıkları evlerden oluşuyordu. Pazar yerinde, taze meyveler, büyülü iksirler ve el yapımı yaylar satan tezgâhlar kuruluydu.
Lejio, aniden durdu ve diğer üçüne beklemeleri için bir el işareti yaptı. Karşıda gerçekleşen bir olaya, yükselen seslere dikkat kesilmişti.
Bir dükkânın önünde, iki erkek Elf hararetli bir şekilde tartışıyordu. Lejio, kimliğini belli etmeden tartışmalarını dinlemek için biraz yaklaştı.
Tartışmanın sebebi, kavgayı başlatan tarafa ait olan nadir bir yayın diğeri tarafından kazara kırılmasıydı.
"Benim en güçlü Demir Ağaç odunundan yapılan yayımı kırdın! Bu yay atalarımdan kalmaydı! Parasını nasıl ödemeyi düşünüyorsun?!"
"Parasını neden ödemem gerekiyor? Aptal mısın? Yaya sahip çıkamadığın, onu yolun ortasına koyduğun için kırıldı. Ben yürüyordum!"
"Ben onu sergilemek için, görünecek bir yere koymuştum! Nasıl bu kadar kör olabilirsin? Gözlerin kulaklarından daha mı az görüyor?"
"Ben kör değilim! Senin sorumsuz tavrın yüzünden kırıldı!"
"Neysen nesin gram önemli değil. Benim yayım için bana 30 altın ödemelisin. Hemen!"
"Sana asla para ödemeyeceğim! Git işine!"
İkisi de tartışmaya devam ederken sesler yükseliyor, diğer Elfler toplanmaya başlıyordu. Ulu Lider karışmak istemese de halkının arasındaki bu huzursuzluk, zaten gergin olan ortamda hoş değildi. Karışmak zorunda hissediyordu. Ancak o adım atmadan, Varah kaslarını sıkarak, bir ayı gibi aralarına daldı.
"Yeter! Neden kavga ediyorsunuz? Bir tahta parçası kırıldı diye kardeş kardeşe mi düşecek?"
"O yay benim en sevdiğimdi! Kırdığı için bedelini ödemeli. Adalet budur!"
Varah, Elf'in yakasından hafifçe tuttu. "O yay senin üzerindeyken, savaşırken mi kırıldı?"
"Hayır... Yerde sergilemek için duruyordu. Fakat ne fark eder?"
"Çok fark eder. Senin üzerinde değilse, senin ruhunla bütünleşmemişse o sadece bir eşyadır. Kırılması normal. Kırıldığı için onu suçlayamazsın veya fahiş bir para isteyemezsin. Eşya yerine gelir kalp kırılırsa gelmez."
"Sen ne anlarsın kas yığını? Orman kaçkını mısın? Çocuksan ailenin yanına git, burası sana göre değil."
Varah gülümsedi, sinirlenmek yerine cebinden bir mühür çıkardı.
"Quisiys kabilesinin bulunduğu demirciye gel. Sana en iyi yayı vereceğim. Demir ağaçtan değil, daha iyisini."
"Q-Quisiys mi... O savaşçı kabile... Sen yoksa..."
"Ne olmuş bana? Varah gönderdi bana yay ayarlayacakmış de. Onlar sana en iyisini, savaş görmüş bir yayı ayarlar."
Kavgacı Elf utandı, başını eğdi. "Ö-Özür dilerim efendim. Sizin gibi bir kabile oğluna, bir savaşçıya ağır kelimeler kullandım."
"Hiç önemli değil. Sadece birbirinizi yemeyin."
Ulu Lider uzaktan izlerken Varah'ın bu beklenmedik diplomatik performansı onu etkilemişti. Kaba kuvvetine rağmen içinde bir lider ışığı vardı.
Varah yaydığı yeşil, taze aurayla Ulu Lider'in yanına geri döndüğünde başını eğdi. Lejio başını kaldırmasını söyledikten sonra Deino Varah'ın uzun, sivri kulağından tutarak sertçe çekmeye başladı.
"Aptal Varah! Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Ah! Kulağımı bıraksana aptal Elf!"
"Ulu Lider'in olduğu yerde o yaptığın hareket neydi? Kendini lider mi sandın?"
Lejio araya girdi. "Varah'ı serbest bırak Deino. O yanlış bir şey yapmadı, aksine benim yapmam gerekeni yaptı."
"Fakat Ulu Lider..."
"Dediğimi dinle lütfen."
Lejio'nun sessiz ve sakin aurası etrafında bulunanları barışmaya itiyordu. Olay çözüldükten sonra yürümeye devam ettiler. Çarşıda her şey normale dönmüştü ama Lejio'nun aklı hâlâ Varah'ın potansiyelindeydi.
Çarşıda yürürlerken Varah, aniden Ulu Lider'in önünü keserek durdu ve derin bir saygıyla başını eğdi. Yolun ortasında durdukları için Lejio şaşırmıştı. Elini Varah'ın geniş omzuna atarak ne sorunu olduğunu anlamaya çalıştı.
"Neden bir anda eğildin Varah? Ne oldu?"
Varah başını kaldırdı, gözlerinde saf bir ateş yanıyordu.
"Ulu Lider... Sizden bir şey için izin almam lazım. Hayatımın amacı için."
"Neden benden izin alacaksın?"
"Ben... Ölen Ulu Elf Kimo'yu öldürenlerle, o şeytanlarla savaşacağım. İntikamını alacağım."
Ulu Lider'in yüzü duyduklarından sonra kireç gibi bembeyaz olmuştu. Eli titremeye başlamıştı ve gözleri dehşetle kocaman açıldı. Uzun saçı güneşten gelen ışık yüzünden parlarken, ağzını kıpırdatamayacak kadar şaşkındı. Varah'ın bu umursamaz, saf cesareti onu daha çok endişelendiriyordu.
Bir demiri bükecek kadar tutkuya sahip Varah'ı düşündüğü şeyden vazgeçirmek zorundaydı. Omuzlarından sertçe tutarak yüzüne, bir babanın oğluna baktığı gibi ama korkuyla baktı.
"Düşündüğüm gibi yapmayacaksın değil mi? Kafayı mı yedin çocuk? Ölüme mi koşuyorsun?"
"Siz veya diğer kabileler korkup yapamıyorsa, yapan asıl ben olacağım. Elflerin onurunu temizleyeceğim."
"Varah! Bahsettiğin kolay olsaydı bizzat ben yapardım! Ben korkak değilim! Ama sen... Sen Şeytanların tam bir canavar olduğunu bilmiyorsun! Eski Ulu Lider Kimo'nun o muazzam gücünü ve onu sadece aurasıyla, parmağını bile kıpırdatmadan durduran o canavarı görmedin!"
"Görmedim! Anlat o zaman! Anlat ki neyle savaşacağımı bileyim!"
Lejio derin bir nefes aldı. Gözleri geçmişin karanlığına daldı.
"Pekâlâ... Sana her şeyi, o kanlı günü anlatacağım. Ama burada değil. Önce sessiz, kimsenin duyamayacağı bir yere gitmemiz gerekiyor."
Varah ve kızlar, onu merakla takip etti. Şehrin dışına, ıssız, yaşlı ağaçların olduğu bir ormana geldiklerinde Lejio etrafına baktı ve asırlık bir çınara yaslanarak yere oturdu. Diğer üçü de etrafına oturunca, Lejio ellerini dizlerinin üstüne koyarak onlara derin, hüzünlü bir bakış attı.
"Bu anlatacaklarım sadece bizim aramızda, bu ağaçların altında kalacak. Anladınız mı? Yayılırsa... Şeytanlar yeniden gelir ve bu sefer kimseyi sağ bırakmazlar."
"Sorun yok ben kimseye anlatmam. Sadece gerçeği istiyorum."
Lejio anlatmaya başladı, sesi titriyordu.
"742 sene önce, benden önce Elflerin lideri, efsanevi Ulu Lider Kimo adlı bir Elf vardı. Güneş gibi sarı saçları, kartal gibi keskin bakışları, üzerine tam oturan altın sarısı bir zırhı ve elinde okyanusların gücünü taşıyan masmavi bir mızrağı vardı. Mızrağı her savurduğunda sular ona itaat eder, düşmanları boğardı."
"Vay be... Gerçekten havalıymış." Varah'ın gözleri parladı.
"Ben o zamanlar sadece kendi kabilemin başındayken, Şeytan Krallığı sınırlarını genişletmek, dünyayı yutmak istiyordu. Biz en dağınık, en zayıf görünen bölge olduğumuz için ilk hedef alındık. Savaş 342 yıl önce, sınır bölgesi olan Retvol şehrine yakın bir ovada başladı. Savaş... Benim aklımı uçuracak, rüyalarıma girecek kadar korkunçtu. Gökyüzü kararmıştı. Düşmanların komutanlarının hepsinde simsiyah kanatlar vardı ve önüne gelen tüm Elfleri böcek gibi eziyorlardı. Ben, elimde bulunan yayımla düşmana oklar atarak onları uzaklaştırmaya çalışıyordum ama oklarım zırhlarından sekiyordu."
"Neden direkt orduyu yöneteni, başı hedef almadınız?"
"Bu imkânsızdı Varah. Bizi yöneten Kimo savaşın kalbiydi, onu korumalıydık. Ama o... O bizi korumak için, kendini feda edercesine en öne atıldı. Düşman komutanı... Kırmızı, asil bir elbisesi, uzun siyah saçları ve tek bir siyah boynuzu vardı. Kılıcı belindeydi ama onu kullanmadan, sadece elleriyle Elfleri katlediyordu. Ben efendimiz Kimo o canavara doğru giderken onu durdurmaya çalıştım fakat beni büyüsüyle geri iterek, 'Bu benim savaşım Lejio, karışma' demişti."
"Neden onu dinliyorsun? Direkt onunla gitseydin! Birlikte yenerdiniz!"
"Sus Varah! Sadece dinle! O gün emre itaatsizlik ölüm demekti!"
Lejio bir an duraksadı, boğazı düğümlendi.
"Kimo bizim için tanrı gibi bir semboldü. Karşısına çıkan o kırmızı elbiseli komutanla, Fujih ile uzun bir süre savaştı ve inanılmaz bir şekilde onu geri püskürtmeyi başardı. Zafer kazanıyoruz sandık."
"Mızrağıyla işini bitireceği, o son darbeyi vuracağı esnada... Gökyüzü yarıldı. Bir şeytan daha gelmişti. Bu sefer gelen şeytan diğer tüm şeytanlardan daha kalıplı, daha karanlıktı. Aurası siyah ve o kadar keskindi ki, nefes alamadık. İlk gördüğümde onun Şeytan Kral olduğunu anlamıştım."
Lejio'nun gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
"Hayatımda yaşadığım en büyük korkuyu o an yaşadım. Kafamı kaldırdığımda, havada zaferle duran Kimo, görünmez bir el tarafından tutulmuş gibi bir anda yere yapıştı. Yerde uzanan bedenini Şeytan Kral tek eliyle kaldırarak, bir bez bebek gibi yerden yere vurmaya başladı. Kimo'nun o altın zırhı parçalandı, mızrağı kırıldı."
"Gördükçe midem bulanıyordu, çığlık atmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Kimo'nun zırhının demir parçaları kendi derisini delerek içine giriyordu ve her yeri kanıyordu. Hayatım boyunca gördüğüm en vahşi, en onursuz ölümdü."
"Fakat... Cesedi neden bulunamadı o zaman? Gömseydiniz..."
"Öldürmeye yakın bir şekilde dövdüğü o kırmızı elbiseli şeytan, Fujih, 'Onu ben öldüreceğim, benim avımdı' diyerek araya girdi. Şeytan Kral, Kimo'yu çok uzaklara fırlattı. Ve o an, bir ışık patlaması oldu. Gözlerimizi açtığımızda çoktan ordumuz kaybetmişti."
"Savaşı kaybettiğimizde ben ve geriye sadece 10 kabile lideri kalmıştı. Geri döndüğümüzde, kaos içindeki halkı yönetmek için güç mücadelesine girdik. Ben kazandım ve şu an Elflerin lideri oldum. Ama o günü asla unutmadım."
Varah ayağa fırladı. Yumruklarını sıkmaktan elleri beyazlaşmıştı.
"Neden en azından onu öldüreni değil de işini bitireceği kişiyi öldürmedin? En azından intikamını bu şekilde almış olurduk! Üzgünüm Ulu Lider fakat bu anlattığın beni korkutmadı, beni daha çok savaşmaya itti! Onlar yenilmez değil!"
Varah sinirli bir şekilde yürümeye başladı. Arkasından kalkarak peşinden giden Deino'nun elini tutan Lejio durmasını söyledi.
"Bırak gitsin Deino. Ona biraz zaman tanımalısın. Ateşi sönünce mantığı geri gelir. Ben onu düşündüğü şeyden geri çevireceğim."
"Fakat Ulu Lider... Ya gitmezse? Ya kaçarsa?"
Ulu Lider ellerini arkadan birleştirerek, uzaklaşan sinirli Varah'a endişeli bir yüz ifadesiyle bakakaldı.
Varah, sinirli bir ifadeyle ormandan çıkıp şehre doğru yürüyordu ama aklı karmakarışıktı. Aklında sadece Ulu Lider Kimo'nun o acı sonu vardı. Etrafta bulunan yapraklar, Varah'ın yaydığı kontrolsüz yeşil aura nedeniyle titriyor, sanki ondan korkuyordu. Attığı her adım zemini sallıyordu.
Şehre geri döndüğünde, kimseyi görmek istemediği için evlerin arasındaki karanlık, izbe boşluklardan bir tanesine girdi. Başıboş tahta kutuların, eski fıçıların bulunduğu bu yerde yere çömelerek elleriyle yüzünü kapattı.
"Ulu Lider dahil neden kimse onu gerçekten önemsemiyor? Sadece korkuyorlar! Elflerin en iyisi, en güçlüsü elimizden alınmışken hâlâ yaşama, saklanma düşünceleri nasıl olabiliyor? Onun seviyesine ulaşmamız imkânsız olabilir ama imkânsızı denemek zorundayız!"
Kafasında kurduğu düşüncelere, kendi gerçeğine inanıyordu. Diğer tüm Elflerin korkak olduğunu düşünüyordu. O, intikam hırsının esiri olmuştu ve bunun farkında değildi. Diğer tüm Elflerden daha güçlü, daha cesur olduğuna inanıyordu.
Oturduğu yerde bir süre hırsından ağladıktan sonra, ağlamanın işe yaramayacağına kanaat getirdi. Gözyaşlarını sildi.
"Harekete geçeceğim. İlk gideceğim yer, o savaşın başladığı yer, sınır olacak."
Hedefini belirlediği için kalkarak evlerin arasından çıktı. Etrafına son kez baktı ve kimseye veda etmeden, sınıra doğru yola koyuldu.
Bu yolculuk onun için bir son olabilirdi, belki de onu direkt ölüme götüren bir intihardı. Yine de umursamadan yola koyulmuştu. Umursadığı tek şey sevdiği liderin, efsanesinin intikamını almaktı. Genç olmanın verdiği o kör cesaretin ve cehaletin farkında değildi.