Novel Türk > Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 21 - Zombi Kral 2. Kısım

Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 21 - Zombi Kral 2. Kısım

Hafil Köyü, Zombi Kral'ın o yıkıcı geçişinden sonra adeta bir yangın yeriydi. Alevler sönmüş olsa da dumanlar hâlâ tütüyordu. Yerlerde kurumuş kanlar ve o karanlık geçiş sırasında can veren birçok şeytan ve insanın cesedi vardı. Köylüler, Zombi Kral'ın o dehşet verici aurasının tamamen kaybolmasını, ortalığın sakinleşmesini korkuyla evlerinde bekliyorlardı. Ancak küçük, sarı saçlı bir kız, o canavarın gittiğini çoktan biliyordu; çünkü içgüdüleri ona fısıldıyordu.

Onu tutan kişi, öfkesi gözünü döndürmüş iri bir şeytandı. Lilia'yı sürükleyerek hasar görmüş evlerden birine girdi.

Kızı hırsla yere fırlattı çünkü çok sinirliydi; Zombi Kral'a gücü yetmemiş, hıncını bu masum çocuktan çıkarıyordu. Kafasını sert zemine vuran kız acıyla ağlamaya başlayınca, odadaki diğer şeytanlar da öfkelerine yenik düşerek ona vurmaya başladılar. Kızın kolları ve ayakları darbelerle bir patlıcan gibi mosmor olmuştu. Gözü aldığı bir darbeyle şişmişti ve önünü iyi görememeye başlamıştı. Ne olduğunu neden canının yandığını anlamamıştı çünkü o daha sadece 3 yaşındaydı.

Nihayet, vicdanı uyanan köylülerden biri onu kurtarmak için öne atıldı, diğerlerini itti ve kızı kucağına aldı. Kız hıçkırarak ağlıyordu ve sesi sessiz köyde yankılanıyordu. Acısı çok büyüktü ve ona bunu yapanlar, bir çocuğa bunu yapabilecek kadar acımasızlaşmışlardı. Onu kucağına alan kişi etrafındakilere, gözlerinde yaşlarla bağırmaya başladı.

"Küçük Lilia'ya ne yaptığınızı sanıyorsunuz? O daha bir çocuk! Sizin gibi durumu anlamasını, korkmamasını mı bekliyorsunuz? Utanın!"

Diğerleri, yaptıklarının ağırlığı altında ezilerek ağızlarını kapattılar ve bir daha konuşmadılar. Kızı kucağında sallayarak susturan köylü, onu temiz bir yatağa yatırdı ve üstünü örttü. Yavaş yavaş gözlerini kapatan Lilia, acıdan kaçmak için uykuya dalmaya başlamıştı.

Gözü tamamen kapandığında kendisi, her zamanki o huzurlu rüyasını görüyordu. Rüyasında abisi ve ailesi vardı fakat "aile" dediği kişiler sadece parlayan beyaz silüetlerdi çünkü Lilia hiç ailesini görmemişti. Ailesini görmemesi, onun küçük beyninin anıyı tam dolduramamasını sağlamıştı.

Onlarla ormanın içinde, masallardaki gibi bir kulübede olduğunu görmüştü. Abisiyle yemyeşil çimlerde koşturuyor ve bundan büyük bir zevk alıyor gibiydi. Annesi uzaktan, o yumuşak sesiyle bağırarak "Hadi sofraya gelin, yemek soğuyor!" dedi. Üç beyaz hayalet gibi şeyle sofraya oturan sarı saçlı küçük Lilia, bunun gerçek, dokunulabilir bir hayat olduğunu sanıyordu.

Abisine baktığında sadece ışık ve sıcaklık yayan bir beyazlık vardı fakat yine de bir abisi olduğunu biliyordu. Bir abiye sahip olduğunu da köydekiler fısıldamıştı. O hep ailesinin bir gün o ışığın içinden çıkıp gelip onu geri alacağına inanıyordu. Küçük kız hayalini ve umudunu sadece rüyasında gerçekleştirebiliyordu. Hep uyumasının nedeni buydu çünkü o, ailesinin beyazlıktan normale döndüğünde gerçekten geleceklerine inanan, travmanın yarattığı bir hayal dünyasında yaşayan masum bir şizofrendi.

Küçük Lilia şizofreni semptomlarını daha üç yaşında belli etmeye başlamıştı. Doğduğundan beri tuhaf bir hızla gelişiyordu; o da nedenini bilmiyordu ama normalde daha 4 ay önce dünyaya gelen bu kız, fiziksel ve zihinsel olarak şimdiden üç yaşındaydı. Yaşadıkları yine de normal değildi çünkü neticede onun aklı, tecrübesi sadece dört aylıktı.

Ailesiyle yemek yerken etrafına bakmaya çalışıyordu ve çevresi, köyün o kasvetli halinin aksine yemyeşil bir düzlüktü. Sarı ve kırmızı çiçekler yeri bir halı gibi süslüyordu, kuşlar ağaçların dallarının üstünde neşeyle ötüp duruyordu. Nedense bu durum, bu aşırı mükemmellik onu hiç rahatsız etmiyordu ve kendisini rüyada, o yalan dünyada daha güvende hissediyordu.

Rüya onun için tek güvenli sığınaktı ve o rüya görmekten memnundu. Bunun temel sebebi rüyayı sevmesi değil, rüyanın gerçek olduğunu düşünmesiydi. Çok geçmeden yine rüyasının yalan olduğunu, abisini tutmaya çalıştığında elinin sadece bir ışığın içinden geçtiğini gördüğünde anlıyordu.

Yine her zamanki gibi, acıyla uykusundan sıçrayarak kalktı. Vücudu yara içindeydi ve morluklar sızlıyordu. Yataktan inmek istediğinde boyu yetmediği ve kolu ağrıdığı için yere düştü. Evdeki nöbetçi onu fark edip hemen yanına koştu. Koşan kişi bir şeytandı; büyük, şekilsiz ve korkutucu bir boynuzu vardı ama yüzü şefkat doluydu. Onu kucağına alıp sırtını nazikçe ovmaya başladı.

"Geçti kızım, benim güzel kızım geçti. Merak etme artık güvendesin, kimse sana zarar veremez."

Lilia yüzünü ona dönerek, acısını unutup şeytanı yanağından öptü. Utanan ve duygulanan şeytanın yüzü domates gibi kızarmıştı. Lilia, o saf tatlılığı sebebiyle bazı köylüler tarafından kendi çocukları gibi sevilip korunuyordu fakat bazı köylüler de öfkelerini ondan çıkarıyordu. Döngüsü hep böyleydi; sevgi ve şiddet arasında sıkışıp kalmıştı ve duygusal olarak çökmesinin temel sebebi buydu.

Köylü, yüzünü yıkaması için onu su leğenine götürdü ve nasırlı eliyle yüzünü incitmeden sildi. Lilia'nın küçük ve sarı saçlarını bir güzel taradı. Lilia sendeleyerek yürüyüp kapıyı itti ve dışarı çıktı. Küçük ve paytak ayaklarla, köyün meydanına doğru yürümeye başladı.

Köy olan olay sonrası toparlanmıştı, enkaz kaldırılıyor ve kanlar yerden temizleniyordu. Ölen kişiler için herkes meydanda toplanmış yas tutuyordu. Lilia onların yanına giderek, onların hüznünü hissedip onlarla üzgün bir şekilde duruyordu.

O sırada, yas tutan şeytanlardan biri Lilia'yı görünce öfkesi tekrar alevlendi. Yanına gidip onu tekmeleyerek bağırmaya başladı.

"Sen! Bizim insanlarımız ölürken onu öldürenle, o canavarla iş birliği yaptın! Ona gülümsedin sefil insan!"

Küçük Lilia yine şiddete maruz kalıyordu fakat bu sefer tekmeden sonra diğer şeytanlar, vicdanlarının sesiyle vuran şeytanı tutarak yüzüne yumruk attılar ve onu Lilia'dan uzaklaştırdılar. Çoğu köylü ona sinirliydi fakat bu, onun savunmasız bir çocuk olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Yerden zorlukla kalkıp üstündeki tozları silen Lilia, hiç kin gütmeden ona vuran kişinin bacağına sarıldı. Etraftaki köylüler onun bu affedici ve sıcak sarılışını gördüklerinde yürekleri şefkatle ve utançla doldu. Evde ona saldıranlar ve diğerleri onun bu saf tatlılığına zarar verdikleri için kahroluyorlardı. Ona tekme atan kişi bile, Lilia'nın sarılışı karşısında hıçkırarak ağlamaya başladı. Lilia kafasını kaldırıp ona masumca baktı.

"Neden ağlıyorsun amca? Canın mı yandı?"

"Ben mi? Ben... Ben hiç ağlamam... Sadece..."

Bunu söylerken bile gözünden yaşlar sel gibi akıyordu. Diğer herkes, ona tekme atan şeytanın onu kucağına alıp sevmesini, özür dilemesini bekliyordu. Pençeleriyle onu eline almak için eğilen şeytan, onun kolunun morluğunu ve garip duruşunu yakından fark etmişti. Küçük Lilia'nın kolu kırılmıştı fakat o acısını, kimse üzülmesin diye herkesten gizlemişti.

Onu kucağına alan şeytan, suçluluk duygusuyla hemen koşarak hemşireye gitti. Köyün hemşiresi küçük, bitkilerle dolu bir binada yaşıyordu ve ismi Kira Patrick'ti. Kira, vampir görünümlü, soluk tenli ve kırmızı bir hemşire kıyafeti giyen epey yaşlı ve tecrübeli bir hemşireydi. Köylülerin hepsini korumak, iyileştirmek için yaşıyordu ve tek amacı buydu.

Kızı içeriye getiren şeytan hemşireye bağırarak "Lütfen! Bu kızın koluna bak! Bir şey yap Kira!" dedi nefes nefese kalarak. Hemşire, oturduğu tahta sandalyeden çevik bir hareketle kalkıp kızı kucağına aldı ve yavaşça sedyenin üzerine bıraktı. Kızın morarmış, şişmiş olan kolundaki yırtık kıyafeti tamamen yırttı. Kız acıdan dişlerini sıkıp kendine zarar vermesin ve dilini ısırmasın diye ağzına temiz, tahta bir çubuk yerleştirdi.

Lilia'nın koluna, nerede kırık olduğunu anlamak için hafifçe bastırdı. Lilia acıdan sessizce gözyaşı döküyordu fakat hemşire titizlikle işine devam etmişti. Kırık bölgeye geldiğinde parmağı hafifçe içine battı. Hemen bölgeye işaret bırakıp kız için destek hazırlamaya başlamıştı. Onu getiren şeytan ise kapıda durmuş, pişmanlık içinde durumu izliyordu.

Tahta çubukların ikisini de kırığa göre ortaladı ve şifalı sarmaşıkla sabitledi. Kırığı yerine oturtmak için parmağıyla kırıkları teker teker, nazikçe yerlerine getirip sarmaşığı tamamen sıktı. Üzerine ormanda yetişen, parlayan şifa otu kreminden sürdüğünde otun büyüsü kolu ısıtmaya ve iyileştirmeye başladı. Bu ot normal değildi çünkü iyileştirme büyüsü barındıran nadir bir ottu.

İşlem bitince kızın ağzından tahtayı çıkarıp, terlemiş alnını sildi ve tatlı yüzüne bakan hemşire onu alnından öptü.

"Cesur kızım benim."

Lilia'yı getiren şeytan da sevincini belli etmemek için pençeleriyle yüzünü kapatıp dışarı çıktı. Küçük Lilia yavaşça kalktığında hemşire onu kucağına alıp yere indirdi. Dizlerinin üstüne oturttu.

"Kendine dikkat et tamam mı? Şeytanlar sizin bildiğiniz gibi değildir, bazen öfkeleri akıllarını alır. Bugün olan gibi kötü şeytanlar veya olaylar bu köye gelip zarar verebilir. Saklanmayı öğrenmelisin."

Lilia başını onaylamak için yukarı aşağı salladı. Kapıdan dışarı çıktığında köylüler kapıda bekliyordu.

Hepsinin yüzünde rahatlamış ve mutlu bir ifade vardı; bazıları yere uzanıp, secde eder gibi özür diler bir şekilde duruyordu. Küçük Lilia, bu kadar büyüklerin neden böyle durduğunu anlamasa da özür dileyenlerin yanına gidip onların başlarına sarıldı. Küçük elleri ve küçük bedeni şeytanların devasa baş kısmından daha küçüktü bu yüzden bazıları kafasından indirip kucaklamayı seçti. Teker teker hepsine sarılıp onların iyi hissetmesini, affedildiklerini bilmelerini sağladı.

Son sarıldığı kişi ona tekme atan kişiydi. Lilia'ya sarılıp ağlamaya başladı.

"Özür dilerim... Sana vurmamam gerekiyordu. Ölenler senin değil bizim suçumuzdu. Sen o katili durdurmak için ona yakın davrandın, biz anlayamadık."

Daha sıkı sarılmaya devam etti gözünden yaşlar akarken. Lilia şeytanın büyük, korkutucu boynuzlarını küçük eliyle tutmaya çalışıp gülümsedi.

"Beni seviyor musunuz?"

Tüm köylüler hep bir ağızdan, coşkuyla konuşmaya başladı.

"Küçük Lilia'yı çok seviyoruz!"

"Sen olmasan bu köyde neşemiz, umudumuz olmaz!"

"Bizim şefimiz, maskotumuz olmalısın!"

"Biz şeytanlar bile senden daha güçsüzüz kalben. Sen bizim için bir kraliçesin!"

"Tanrı seni ve bizi desteklediği sürece hayatımıza devam edebiliriz!"

Sloganlarıyla onu desteklediler ve sürekli el üstünde tuttular. Küçük Lilia köylülerin artık en sevilen kızı, umudu olmuştu. Köy eskisi gibi kasvetli bir yer değildi; artık neşe ve huzur, en azından bir süreliğine hâkim olacaktı.

Ancak bu, uzun zaman sürmeyecek bir sevgiydi.

Lilia etrafta gezinirken diğer köylüler işlerine, yıkıntıları onarmaya geri döndüler. Köy artık normale dönmeliydi.

Şeytan ordusu ise hapishane baskınının haberini almıştı ve bir öncü birlik göndermişti. Ufukta görünen koyu mor bayrağın üzerinde iki tane şeytan boynuzu, kuru kafa figürü ve kuru kafanın arkasında parlayan bir büyü çemberi vardı. 20 kişilik, elit ve ağır zırhlı bu bölük köye girmişti. Koloton onlara izin verdiği için insanlara dokunmadılar bile, sadece düzeni sağlamak için gelmişlerdi.

Köy şefine giden bölük komutanı bir ayıya benziyordu. Ayı gibi kalın, kahverengi bir kürkü, ıslak bir burnu ve devasa pençeleri vardı. Silah olarak belinde dikenli bir kırbaç taşıyordu. Köyün şefi korkuyla önünde diz çöktüğünde, diğer tüm köylüler de itaatle diz çöktü. Bir tek Lilia, bebek olduğu ve korkuyu tam tanımadığı için anlamamıştı.

Gelen komutan onu görünce gür bir kahkaha attı ve yanına gidip, onun seviyesine inmek için dizlerinin üstüne oturdu. Lilia onun kürklü yüzüne sürekli, merakla bakınca daha fazla gülmeye başladı.

"Hahahah, ne kadar da tatlı ve cesur bir insan. Benim karşımda ayakta durabiliyor. Hadi gel beraber bu salak köylüleri sorgulayalım."

Ayağa kalkıp Lilia'nın elinden nazikçe tutarak köyün şefinin yanına gitti. Önünde durup şefe ayağa kalkmasını söyledi. Şef titreyerek ayağa kalktığında diğerleri hâlâ dizlerinin üstüne çökmüş bekliyordu. Komutan herkese kalkmasını söyleyip gür sesiyle konuşmaya başladı.

"Burada ne oldu anlat bakayım. Neden bu küçük kızın kolu sarılı ve kırık? Sizler, korumanız altındaki esir insanları korumayı beceremiyor musunuz? Bu mu sizin onurunuz?"

"E-Evet... Bizim yüzümüzden, öfkemize yenildik ve kız bu hale geldi efendim. Özür dileriz."

"Huh? Siz küçük bir kıza, bir bebeğe mi dokundunuz?"

Komutanın yüzü karardı. Kırbacını çıkarttığında çıkan şaklama sesi herkesi korkutmaya yetti. Komutanın aurası etrafa ağır bir baskı yayıyor ve bu onları korkutuyordu. Komutan şefe acımadan kırbacıyla birkaç kez vurdu ve kollarını kanattı. Lilia şefin canının yandığını görüp üzüldü ve yapmaması için komutanın kürkünü çekiştirmeye başladı.

"Yapma! Ağlıyor!"

Komutan durdu, eğilerek Lilia'ya şefkatle, "Merak etme, hak ettiğini buldu. Bunlar laftan değil, bundan anlar. Adalet bazen acıtır." dedi ama kırbacını indirdi.

Diğerlerine geçeceği, sorguya devam edeceği esnada uzaktan, çok uzaktan gelen bir mana sezdi.

Korkutucu, boğucu ve saf bir nefret yayan bir manaydı bu. Etraftaki tüm aurayı bozuyor, havayı ağırlaştırıyordu. Şefe arkasına dönmesini söyleyerek, gözlerini ufka dikti.

"Oradan... Oradan bir şeytan geliyor. Aurası... Aurası vikontlardan bile daha yoğun ve karanlık. Bu normal değil."

Şef oraya döndüğünde komutan aurasını geri çektiği için köylüler gelen aurayı tanımıştı... Bu aura, o kâbusun, Tokito'nun aurasıydı. Köylüler paniğe kapıldılar ve çığlık atarak kaçmaya başladılar.

Komutan durumu kavramadığı için şefi ensesinden tutarak "Burada ne oluyor? Neden kaçıyorsunuz? Kim geliyor?" dedi.

Şef korkudan titreyen, çatallaşmış sesiyle, "Buraya gelip köylüleri öldürüp giden o canavar... O geri dönüyor! Hapishane tarafına gitmişti, o gidince canavarların sesi azalmıştı ama şimdi... Şimdi daha öfkeli geliyor!" dedi.

Komutan bile, o yaklaşan karanlık aurası karşısında ürperdiğini hissetti.

Tokito neden geri dönüyordu? Rodius ve Nanagi'ye ne oldu? Başaramadılar mı? Canavar olan Tokito köyü yok etmek, yarım bıraktığı işi bitirmek için geri mi döndü? Bu soruların cevabı, o yıkılmış hapishanenin kalıntılarında ve yaklaşan ayak seslerinde yatıyordu...

Bir hata mı var? Şimdi bildir!
Yorumlar