Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 20 - Zombi Kral 1. Kısım
Tokito'nun, ya da artık bilinen adıyla Zombi Kral'ın başlattığı katliamı durdurmak isteyen üçlü, ejderhanın sırtında rüzgârı yararak yola koyulmuştu fakat ne yazık ki çok geç kalmıştılar. Kaderin çarkları dönmüş, büyük bir katliamın fitili ateşlenmişti.
Tokito, içgüdüsel olarak manayı takip etmeye, bir avcı gibi ilerlemeye devam ediyordu. Köyden çıkmış, arkasında yanan evler ve çığlıklar bırakmıştı. Elinde, kendisine engel olmaya çalışan talihsiz şeytanların kopuk kafalarını taşıyordu.
Zombi Kral'ın formu korkunç bir dönüşüm geçirmişti. Boyu inanılmaz şekilde uzamış, kasları bir yetişkininkine yaklaşmıştı. Saçı uzayıp tamamen sol gözünü kapatmıştı, bu da ona daha gizemli ve tekinsiz bir hava veriyordu. Beyaz ve gür saçı, ay ışığında gümüş gibi parlıyordu. Alnındaki boynuzu şekillenmiş, uzamış ve kan kırmızısı damarlarla kaplanmıştı. Bu ani büyüme, üzerindeki kraliyet kıyafetlerinin yırtılmasına sebep olmuştu. Yarı çıplak kalmak onu rahatsız ettiğinden, kıyafet bulmak için mekanik bir hareketle arkasına dönerek köye geri döndü.
Yıkıntıların arasında, etrafta kullanılabilecek kıyafetler ararken, daha önce öldürmeye çalıştığı ama duraksadığı o küçük kız, titreyerek önüne bir kıyafet bıraktı ve saklandı. Tokito onu gözleriyle göremese bile varlığını, korkusunu hissetmişti. Kıyafetin hışırtısına doğru gitti. Pençelerini uzattığında kumaşı hissetti. Klasik bir köy kıyafeti gibi kahverengi, kaba kumaştan yapılmış ve yamalarla doluydu. Ama iş görürdü.
Zombi Kral, yırtık kraliyet kıyafetlerini bir kenara fırlatıp, bu basit köylü kıyafetini üstüne giyindi. Kız, saklandığı yerden, parmaklarının arasından korku ve merakla bakıyordu. Kıyafeti üstüne giydikten sonra tekrar arkasına döndü. Kız endişeli bir şekilde arkasından bakıyordu. Tokito kızı umursamadan, sanki o hiç yokmuş gibi yoluna devam etti.
Kız, Tokito'nun ona zarar vermeden gittiğini görünce biraz yüzü gülümsedi ve çocuksu bir sevinçle elini sallayarak sesli bir şekilde, "Görüşürüz tanımadığım şeytan! Bir daha gel olur mu?" dedi. Köylülerden biri dehşet içinde kızın ağzını kapatarak onu duvarın arkasına çekti çünkü Zombi Kral ses üzerine duraksayıp arkasına bakmıştı. Ancak boş, ruhsuz gözlerle bir süre baktıktan sonra geri döndü ve yürümeye devam etti.
Ormana tekrardan giren Zombi Kral, kendisini kısıtladığı ve saf öfkeyle hareket ettiği için sonsuz, vahşi bir manaya sahipti. Aurası etrafa zehirli bir sis gibi yayılıyor, temas ettiği çiçekleri solduruyor ve düşük seviye büyülü canavarları olduğu yerde öldürüyordu.
Ancak ormanın derinliklerinde yaşayan boğa ve fil karışımı devasa, zırhlı canavarlar bu auradan korkmak yerine öfkelendiler. Üç tanesi yerleri sarsarak Zombi Kral'ın karşısına çıktı. Kükreyerek, tonlarca ağırlıktaki bedenleriyle koşarak Zombi Kral'ı boynuzlamak, ezmek istediler.
Tokito kıpırdamadı bile. İlk iki canavar ona ulaştığında ellerini iki yana açtı ve canavarların kafalarını kavradı. İnanılmaz bir güçle, iki dev canavarın kafasını birbirine vurdu. Küt! Sesi ormanda yankılandı. Kafalar karpuz gibi patladı. İki canavarın da kanları, beyin parçaları ve kemikleri ortalığa saçıldı.
Sona kalan, daha zeki olan büyülü canavar, arkadaşlarının akıbetini görünce su büyüsü kullandı. Ancak Tokito'nun vücudundan yayılan ısı, suyu daha ona değmeden buharlaştırdı. Ormanı yoğun bir buhar kapladı. Canavar son çare olarak arka ayakları üzerine kalktı ve bir ton ağırlığındaki ayağıyla Tokito'nun kafasına basmaya çalıştı.
Zombi Kral ezilmedi. Tek eliyle, sanki bir tüyü tutuyormuş gibi o devasa ayağı havada yakaladı.
Büyülü canavarın ayağını kavrayan Zombi Kral, onu bir kum torbası gibi sallamaya başladı. O salladıkça zemin titriyor, ağaçlar kökünden sökülüyordu. Yeteri kadar hızlandıktan sonra büyülü canavarı anında yere yapıştırdı. Güm! Büyülü canavar bir kâğıt gibi dümdüz olmuş, kemikleri un ufak olmuştu. Kanı Zombi Kral'ın yeni kıyafetine ve tüm her yere sıçramıştı. Zombi Kral umursamadan, ezilmiş cesedin üstüne basarak yoluna devam etti.
Yaklaştıkça Guter'in manasını, o ihanet kokusunu daha ağır hissediyordu ve bu da kana susamışlığını aşırı derecede arttırmıştı. Dişleri aynı bir kurt gibi sivrileşti, uzadı. Eli siyahlaşarak, pençeleri birer hançer gibi büyümeye devam etti. Tokito artık insandan tamamen çıkmış, kadim bir şeytana dönüşmeye başlamıştı. Sırtındaki derisi yırtıldı ve simsiyah, derimsi bir yarasa kanadı tek taraflı olarak çıktı.
Vücudu, bu ani ve aşırı gücü kaldıramıyordu. Sürekli bir kemiği kırılıyor, sonra yanlış bir şekilde kaynıyordu. Kırılan her bölgesi onun gitgide sakatlaşmasına, yürümesinin aksamasına ve bir kukla gibi hareket etmesine neden oluyordu. Çenesini tutan kaslar koptuğu için sürekli ağzı açık geziyor, salyaları akıyordu.
İki saat daha süren bu kâbus yürüyüşün sonunda, hapishanenin kasvetli duvarları sislerin arasından görünmeye başladı. Taştan yüksek surları, gözetleme kuleleri ve demir kapılarıyla aşılmaz bir kale gibiydi. Muhafızlar girişin önünde tetikte bekliyordu. Ormandan çıkan bu çarpık figürü, Tokito'yu fark ettiklerinde on kişilik elit bir birlik ona doğru yürümeye başladı.
İçlerinde en iyi konumda olan komutan, kılıcını çıkartarak Tokito'nun kalbinin üstüne getirdi. "Dur! Kimsin sen?"
Tokito cevap vermedi. Sadece ileri atıldı ve kılıcı ağzıyla yakaladı. Dişleriyle çeliği bir kraker gibi parçaladı. Diğer muhafızlar dehşet içinde silahlarını çıkardılar. Tokito kısık, hırıltılı ve robotik bir sesle bağırdı.
"Yolumdan çıkın... Yoksa hepinizi... Katlederim!"
Askerler tehdidi ciddiye almadı ve içlerinden bir tanesi büyüyle güçlendirilmiş yargı zincirini çıkararak Tokito'nun üstüne saldı. Zincir yılan gibi Tokito'ya sarılarak onu sıkmaya, manasını emmeye başladı.
Tokito sadece kükredi. Aurasını patlatarak zinciri parçalara ayırdı. Kırık zincirin bir ucunu muhafızın elinden kaptı. Zinciri bir kırbaç gibi savurarak önündeki üç muhafızın karınlarını, zırhlarına rağmen kâğıt gibi keserek ortadan ikiye böldü.
Korkan muhafızlar saldırmaya devam etse de tüm muhafızlar saniyeler içinde, acı çığlıkları atarak can verdi. Kapıda bulunan nöbetçiler, katledilen birlikleri 500 metre uzaktan görünce panikle içeri girip devasa demir kapıyı kapatmaya, sürgüleri çekmeye başladılar. Tokito kapıya doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Okçular surlardan yağmur gibi ok yağdırmaya başladı. Kalenin komutanı surların üstünden bağırarak son bir uyarı yaptı.
"Sayın işgalci! Lütfen daha fazla kaleye yaklaşmayın aksi takdirde krallığa ihanetten, en ağır büyüleri kullanmak zorunda kalırım!"
Tokito bir saf şeytana dönüştüğü için ne dediklerini anlamadı, sadece gürültü duydu. Kapıya yaklaşmaya devam ederken oklar vücuduna saplanıyor ama onu yavaşlatmıyordu. Her ne kadar 43 ok vücuduna isabet etmiş, onu bir kirpiye çevirmiş olsa da Tokito durmadı. Kapının önüne geldiğinde elini o kalın, büyü korumalı demir kapıya koydu. Avcundan çıkan yoğun ısı ve asidik mana ile kapı erimeye, sıvılaşmaya başladı.
Kapının arkasında bekleyen muhafızlar mızraklarıyla eriyen delikten üstüne saldırmaya başladılar. Tokito'nun vücut sıcaklığı, dokunan her silahı eritiyordu. Gücü bir okyanusu kurutacak kadardı ve öfkesiyle beslenerek daha da artmaya devam ediyordu.
Hapishanenin tüm gardiyanları, zemin katta onu karşıladı. Ancak Tokito sadece yürümeye devam ederek hepsini atlattı. Yürüdüğü yerler yanıyor, taşlar eriyordu. Dokunduğu parmaklıklar sıvılaşıyor ve içindeki mahkûmları bile ayırt etmeden, yoluna çıkan herkesi öldürüyordu.
Baş gardiyan onu ikinci katta karşılamıştı. Kas yığını kolları, büyük boynuzları ve ayı gibi dişleriyle korkunç bir rakipti. Elinde bulunan büyük balyozla yeri sallasa bile bu sarsıntı sadece Tokito'nun dengesini bozup yere düşmesini sağladı. Ancak Tokito'nun alevi zemini tamamen erittiği için, düştüğü yerden alt kata değil, cehenneme açılan bir delik gibi eriyerek indi. Delikten yukarı bakan Tokito, ona doğru bakan şaşkın baş gardiyanı görünce elindeki alevi bir mızrak gibi ona doğru fırlattı.
Baş gardiyan savunmak için silahını kullansa da silahı buharlaştı ve alevler onu yuttu. Tokito merdivenleri tekrar çıktı, bu sefer önünde kimse duramadı. Beşinci kata geldiğinde hapishanenin efendisi karşısındaydı.
Beyaz takım elbisesi, kravatı, salyangoz gibi kıvrık boynuzları ve kısa saçıyla, bu kaotik ortamda tezat oluşturacak kadar temiz görünüyordu. Silahı ise, parlayan beyaz bir zincirdi.
Hapishanenin efendisi, bu canavarı durdurmak için zincirini savurdu ve Tokito'nun bir elini kopardı. Kan fışkırdı ama Tokito'nun uzuvları artık yenilenmiyordu. Düşen elini bir düşman, bir engel zanneden Tokito, kendi kopuk elini parçalamaya başladığında, karşısındaki gardiyan gözlerini dehşetle açtı. Karşısında bir canlı, bir zekâ yoktu saf, kaotik bir canavar vardı.
"Yargı Zinciri!" diye bağıran gardiyan, zincirini kutsal bir aura ile kapladı. Bu zincir bir ışık büyüsüydü ve sardığı hedefler ne kadar karanlık ve güçlüyse o kadar yakıcı oluyordu.
Zincir Tokito'nun aurasını kapladığında, Tokito acı içinde kükredi. Dişleriyle zinciri kırmaya çalıştı ama dişleri kırıldı. Kalan eliyle denedi, eti yandı. Zincir, onun aura kullanmasını engelliyor, gücünü mühürlüyordu. Hapishanenin efendisi, zaferinden emin bir şekilde Tokito'nun önünde durup elini Tokito'nun sol bacağına koyarak, küçümseyici bir tavırla konuştu.
"Sen yolunu mu kaybettin küçük canavar? Saf şeytan olmalısın fakat eğitim görmemişsin, sadece bir hayvansın."
O konuşurken Tokito hâlâ vahşice direnmeye çalışıyordu. Buna sinirlenen gardiyan, Tokito'nun yüzüne sert bir yumruk attı. Tokito dişleri olmadığı için sertleşmiş damağıyla, gardiyanın elini ısırdı ve kemiklerini kırdı. Zinciri daha fazla sıkmaya başlayıp, gardiyanın o tertemiz beyaz kıyafetinden tutup kendine çekti.
"Sen... Ne yaptığını sanıyorsun? Bu zincirlerden asla kaçamazsın! Bu, adalet!"
Tokito, o sırada üzerindeki köylü kızının verdiği kıyafetin zarar gördüğünü fark etti. Canavar hali bile azıcık da olsa o masumiyete, o "insanlık" kırıntısına değer veriyor gibiydi. Kızın kıyafeti yırtılmaya başlayınca sinirleri bir yanardağ gibi patlayan Tokito, kaslarını ve kemiklerini kıracak kadar zorlayarak zincirleri esnetmeye başladı. Gardiyan zincirleri daha fazla sıkarak direnmeye çalışsa da zincirler bu saf öfke karşısında dayanamadı ve çatırdayarak kırıldı.
Tokito artık serbest kalmıştı. Hapishanenin efendisine öyle bir yumruk attı ki, gardiyan koridorun sonundaki taş duvara bir mermi gibi saplandı. Duvar kum gibi dağıldı ve gardiyan binadan aşağı düşmeye başladı. Aşağıdaki diğer gardiyanlar onu son anda büyüyle havada yakaladılar.
Tam o sırada gökyüzünden devasa kanat çırpma sesleri ve yoğun bir büyü gücü geldi. Havaya bakanlar, bir su ejderhası ve üzerinde gelen üç kişiyi gördü. Bu üç kişi ejderhadan inip aşağı, çatışmanın ortasına atladılar.
Nanagi yanan bir hapishane görünce geç kaldıklarını düşünmüştü ama Rodius, o kaotik mananın içinde hâlâ efendisinin izini sürüyordu. Yerde yatan yaralı hapishane efendisine baktı. Nanagi yanına gidip yakasından tuttu.
"Burada neler oldu? Nasıl kaybetmeyi başardınız? O nerede?"
"O-O şey bir canavardı! O şey kesinlikle bir şeytan olamaz! Benim kutsal zincirimi bir ağaç dalıymış gibi kırdı! Yukarıda... Guter'in hücresine gidiyor!"
Nanagi aldığı bilgiyle içeri fırladı, arkasından Kortus ve Rodius rüzgâr gibi geldi. Katları hızlıca çıkarak Tokito'nun bulunduğu en üst kata geldiklerinde gördükleri manzara kan dondurucuydu.
Tokito, Guter'in hücresinin parmaklıklarını eritmiş ve Guter'i dışarı sürüklemişti. Guter'i boğazından tutup havaya kaldırmıştı. Guter çırpınıyor, yüzü morarıyordu. Kortus gözlerine inanamamıştı; o tatlı, masum efendisi gitmiş, yerine bu tek kanatlı, ağzı yüzü kan içinde, eksik uzuvlu canavar gelmişti.
"Bu gerçekten siz misiniz efendim?" diye fısıldadı Kortus.
Nanagi uyardı: "Sakın yaklaşma Kortus, o artık efendimiz değil! O bir yıkım makinesi!"
"Kortus-s-s-s-s!" Rodius arkasından bağırdı fakat o dinlememişti...
Kortus onları dinlemeyerek, yaşlı gözlerle efendisinin elinden tutmaya çalıştı. "Efendim, benim, Kortus..."
Tokito, elindeki Guter'i bir kenara fırlatıp Kortus'a yöneldi. Kortus efendisinin gözlerinin tamamen siyah, boşluk olduğunu fark ettiğinde ürperdi. Bir anlık duraksayan Tokito'ya sarıldı. Tokito sadece donakalmıştı ne olduğunu anlamamıştı. Kortus umutla arkasını Rodius ve Nanagi'ye dönerek, "Bakın, o bizim efendimiz, bizi tanıyor! Sakinleşti!" diye bağırdı.
Ama yanılmıştı.
Tokito, arkası dönük Kortus'un omzunu vahşice ısırdı ve bir et parçasını kopardı. Kan fışkırdı. Kortus acıyla çığlık attı ve yere yığıldı. Ağlıyordu ama acıdan değil, efendisinin artık orada olmayışındandı.
Nanagi ve Rodius dehşet içinde öne atılıp Tokito'yu Kortus'tan uzaklaştırmak, kendi krallarıyla ölümüne dövüşmek zorunda kaldılar.
Tokito insanlık dışı bir sesle kükredi. Rodius, kaslarını şişirip devasa formuna geçti. Nanagi kılıcını çekti. Rodius, yüksek hızla efendisine üstten saldırdı. Tokito, bakmadan elini kaldırarak Rodius'un pençelerini havada yakaladı. Rodius kurtulmaya çalışırken, Tokito onu bir bez parçası gibi duvara fırlattı.
Rodius kan tükürerek kalktı, tekrar saldırdı. Tokito en sonunda onu Nanagi'nin yanına fırlattı ve elinde devasa, siyah bir alev topu oluşturmaya başladı. Bu, volkanda öğrendiği gücün karanlık bir versiyonuydu.
"Ölün..."
Alev topunu fırlatacağı esnada Nanagi, son gücüyle ikisinin önüne atladı.
"Işık Büyüsü: Mutlak Kalkan!"
Nanagi'nin önünde kocaman, metalden ve ışıktan oluşan geçilemeyecek kadar büyük bir duvar oluştu. Genelde ordu savaşlarında kullanılan bu efsanevi savunma yeteneğini, ilk kez Şeytan Kral üzerinde denemek zorunda kalmıştı.
Duvara fırlatılan devasa alev topu temas ettiğinde, metal erimeye, ışık sönmeye başladı ama duvar dayanıyordu. Büyü emiliyordu. Nanagi, kan ter içinde gülmeye başlayarak, "Hahahah, efendim işte bunu aşamazsınız. Ne kadar güçlü olursanız olun, sadakatimden örülen bu duvar aşılamaz!" dedi.
Rodius, Nanagi'nin neden güldüğünü anlamadığı için şaşkın ve endişeli bir bakış attı. Bu delilik... Hepimiz burada öleceğiz.
Tokito hiç olmadığı kadar canavarlaşmış, alevleri daha da harlamıştı. Onu bu karanlık çukurdan nasıl kurtarabileceklerdi? Onun kurtulmasının yolu neydi? Tokito neden bu forma büründü ve geri dönüşü var mıydı? Bu soruların hepsi, kalkanın ardındaki bu umutsuz savaşın sonucuna bağlıydı.