Novel Türk > Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 17 - Tokito'nun Cehennem Dolu Eğitimi 2. Kısım

Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 17 - Tokito'nun Cehennem Dolu Eğitimi 2. Kısım

Rodius'un geniş, kaslı sırtında tekrar volkana dönen Tokito, havadaki kükürt kokusunu ve artan sıcaklığı hissetmeye başlamıştı. Ancak bu sefer onu rahatsız eden şey volkanın ateşi değil, hocasının gerginliğiydi. Rodius'un yüzüne yandan bakmaya çalıştığında, her zamanki sakinliğin yerini derin bir endişenin aldığını gördü. Tek gözü tamamen açık, çenesi kaskatıydı ve boyun damarları belirginleşmişti.

Tokito sormak istese bile, o anki atmosferden çekiniyordu. Rodius'un sırtında olmasına rağmen, aslan adamın ellerinde yoğunlaştırdığı ve sürekli dalgalanan o huzursuz edici manayı hissedebiliyordu. Bu mana, bir şeyleri bastırmak ya da bir şeylere hazırlanmak içindi.

Dağı zıplayarak, her adımda kayaları parçalayarak çıkan Rodius, Tokito'yu volkanın kraterinin yanında sırtından indirdi.

Tokito yere bastığında, Rodius'un elinin kontrolsüzce titrediğini gördü. Bu titreme, korkudan değil, öfkeden ya da bastırılmış bir acıdandı. Yanına gitmeye karar verip Rodius'un o devasa, nasırlı elini tutan Tokito, sesini yumuşatarak sordu.

"Ne oldu Rodius? Endişeli görünüyorsun. Bir sorun mu var?"

Rodius, sanki eline kor değmiş gibi Tokito'nun elini bırakıp hızla ondan uzaklaştı. Tokito vazgeçmedi, yine takip etti.

Rodius, titreyen ellerini manasıyla zorla durdurdu, yumruklarını sıktı. Tokito arkasından gelince ona dönerek, gözlerini kaçırarak konuştu.

"Herhangi bir sorun yok efendim. Sadece eğitiminizin yoğunluğu..."

Tokito buna inanmamıştı. Yıllarca doktorluk yapmış biri olarak, saklanan bir acıyı ya da yalanı kilometrelerce öteden tanırdı. Rodius'un gözünün içine delici bakışlarını dikti.

"Yalan söylüyorsun! Elindeki manayı hissettim. Yol boyunca ellerini manayla durduruyordun, bir şeyleri tutuyordun ya da saklıyordun!" dedi sinirli bir şekilde bağırarak. Sesi kraterde yankılandı.

Rodius tekrar kendisini toparladı, derin bir nefes aldı ve bu sefer kararlı, hatta biraz soğuk bir şekilde cevap verdi.

"Bu benim için normal efendim. Savaşçının vücudu bazen isyan eder. Eğitime odaklanın."

Bu, Tokito için bardağı taşıran son damlaydı. Kendisine yalan söylenmesinden, çocuk yerine konulmaktan bıkmıştı. Sinirden ne yapacağını bilemeyen Tokito, sağ ayağıyla Rodius'un sol bacağına, kaval kemiğine tüm gücüyle vurdu.

Normal bir çocuk yapsa bir şey olmazdı ama Tokito'nun o anki öfkesiyle birleşen manası, o kadar sert bir darbe yaratmıştı ki, bir demir kadar sert olan Rodius'un bacağından "çat" diye bir ses geldi. Bacak tamamen kırılmıştı. Rodius acıyla inlemedi bile, sadece hafifçe sendeledi.

Tokito başını sola döndürerek dişlerini sıkmaya başladı, gözleri dolmuştu.

"Beni sevseydiniz, bana saygı duysaydınız benden saklamazdınız. Ben sizin kralınızım, bebeğiniz değil!"

Rodius başını eğdi, hiçbir şey söylemedi. Bir anda, sanki hiç var olmamış gibi ortadan kayboldu.

Tokito yine volkanın yanına gidiyordu fakat bu sefer içinde yanan ateş, volkanınkinden daha büyüktü. Sinirden volkanı havaya uçurabilecekmiş, lavları dondurabilecekmiş gibi hissediyordu. Volkanın yanına, o kavurucu sıcaklığa uzanıp sinirini yatıştırmaya çalıştı. Manası öfkesinden dolayı düzensiz ve vahşiydi, bu yüzden düne göre daha fazla mana tüketiyordu.

Rodius ise yine dağlardan birinin en yüksek tepesine çıkıp efendisini uzaktan izlemeye başladı. Kırık bacağını su büyüsüyle saniyeler içinde iyileştirdi ve oturmaya devam etti. Ancak içi kan ağlıyordu. Sürekli yanındaki kayayı yumruklayarak kendisini cezalandırmaya, içindeki hayal kırıklığını atmaya çalıştı.

Neden efendimden saklamak zorundayım? O benim kralım. Onu bu şekilde üzüp sinirlendiriyorsam neden yaşıyorum? Ayağımı kırmasına izin verdiysem, kellemi almasına da izin vermeliydim. Ben başarısız bir hizmetkârım. Ama... O tehlikeyi bilmemeli. Ne olursa olsun onu koruyacağım. Bu krallığı, hatta dünyayı ateşe vermem gerekse bile o 'şeyi' ondan uzak tutacağım!

Rodius izlerken Tokito hâlâ sinirinden dolayı manasını kontrol etmekte zorlanıyordu. Vücudu titriyor, manası dalgalanıyordu. Ancak onuncu dakikada, inatçılığı devreye girdi ve yavaş yavaş manasını kontrol altına almaya başladı. Volkanın alevi, içindeki öfke ateşi yüzünden onu eskisi kadar etkilemiyordu sanki.

"Ruhun yeterli seviyeye ulaşmasına az kaldı. İrade gücü artıyor."

Tokito o kadar odaklanmıştı ki, gözünün önünde beliren bu mavi ekrana bakmamıştı bile. O hâlâ manasıyla vücudunu iyileştiriyor, yanıklarını onarıyordu. Kırkıncı dakikaya geldiğinde manası tükenmeye, bilinci bulanıklaşmaya başlamıştı.

Yine organları yanmaya, derisi kömürleşmeye başladığında Rodius tarafından bir su kırbacıyla yakalanıp kurtarıldı.

Yavaş yavaş uyandığında serin gölün kenarındaydı ve Rodius kendisini bir ağacın gölgesinde dinlendiriyordu. Tokito bu sefer kalkıp, Rodius'tan istemek yerine kendi başının çaresine bakmak için elma almak üzere ağaca tırmandı. Ağaç uzundu ve dalları çok fazla dağınıktı. Küçük bedeniyle zorlansa da zıplayarak en kırmızı elmayı almayı başardı.

Ancak inerken bastığı dal kırıldı.

Rodius, en ufak bir çıtırtıya bile tepki göstererek gözünü açtı. İlk gördüğü şey ağaçtan düşen Tokito'ydu. Onu kurtarmak için sıçradı. Sanki devasa bir çita gibiydi. Tokito'yu havada yakaladığında Tokito ağlıyordu. Düşme korkusundan değil, çaresizlikten.

Rodius onu nazikçe yere indirdiğinde Tokito teşekkür etmedi, volkana doğru yürümeye başladı. Elinde bulunan elmayı hırsla ısırırken bir yandan yürüyordu. Rodius da sessizce, bir gölge gibi arkasından onu takip ediyordu.

Volkanın yanına geldiğinde Tokito en uca, uçurumun kenarına gelip içeri, o kaynayan magma denizine bakmaya başladı. Rodius yanına gelerek efendisinin yüzüne bir daha bakmıştı. Gördüğü şey onu dehşete düşürdü. Efendisinin gözleri kapkara olmuştu ne beyazı ne de mavisi kalmıştı. İçi boş, ruhsuz bir karanlıktı. Gözü sürekli, hipnotize olmuş gibi volkanın içine bakmaya devam ediyordu.

Rodius efendisinin küçük omuzlarından tutarak dizinin üstüne çöktü. Sanki Tokito'nun ruhu bedenini terk etmişti. Sıcak, kürk kaplı vücuduyla Tokito'ya sarılan Rodius, yine o boş gözlerin içine bakmaya başladı. Tokito sessiz, mekanik bir şekilde mırıldanarak, "Hepiniz aynısınız... Benim duygularımı, varlığımı önemsemiyorsunuz. Ben sadece bir aracım." dedi.

Bu sözler Rodius'un yüreğini dağladı. Efendisinin yanağına avucunun içiyle, onu kendine getirecek kadar sert ama incitmeyecek bir şaplak attı. Tokito sersemlese, başı yana düşse bile gözleri hâlâ aynı karanlıktaydı. Rodius efendisini yanına oturtarak ayaklarını volkana doğru uzattı ve lavın o korkunç ama büyüleyici manzarasını seyretmeye başladı. Tokito'ya ne olduğunu, o karanlık gözlerin sebebini hâlâ kavrayamamıştı bu yüzden onu geri getirmek, o karanlıktan çekip almak istiyordu.

Sohbeti başlatmak, sessizliği kırmak için "Zamanı geldiğinde neden yaptığımı, neden sustuğumu anlayacaksınız efendim. Sizi korumak için bazen sessiz kalmak gerekir," dedi.

Tokito'nun göz bebeği hâlâ siyahtı ve vücudu bir heykel gibi olduğu yerde kıpırdamıyordu bile.

Efendisine ısırdığı elmayı uzatan Rodius, artık kendi içindeki savaşı bitirmişti. Korkularından arınmıştı ve efendisine o korkunç sırrı anlatmasa bile, ona mutlu bir yüzle, bir baba şefkatiyle yardım etmeye karar vermişti. Tokito'nun karanlık gözlerinin içine tekrar bakan Rodius, "Sizi ne olursa olsun, dünyanın sonuna kadar koruyacağım," dedi.

Tokito bir süre sonra ona dönerek, sesi buz gibi bir tonla, "Rodius sana tek bir şey soracağım. Neden benden sır sakladın? Güvenmiyor musun?" dedi. Rodius efendisinin gözünün renginin geri gelmediğini gördüğünde, onun ruhunun ne kadar yıprandığını, o küçük bedenin ne kadar ağır bir yük taşıdığını ama bunu dışarıya vurmadığını anlamıştı.

Volkanın içine bakmaya başlayan Rodius ellerini yumruk yaparak, "Siz... Henüz bu dünyada yaşamak, o gerçeklerle yüzleşmek için yeterli güçte değilsiniz efendim. Bu dünya çok acımasız ve kirli," dedi.

Tokito yeniden sinirlendi ve ayağa kalktı. Rodius efendisinin arkasından kalktığında Tokito aniden ona sarıldı. Başını Rodius'un sert göğsüne gömdü.

Rodius, onun bir süt kadar beyaz, yumuşak saçlarına bakarak ağlamaya başladı. Koca kaplan, savaşların yenilmez komutanı, ilk kez gözyaşı döküyordu. Tokito kafasını çevirerek Rodius'un ıslak yüzüne baktı ve "Sence intihar etsem, bu lavlara atlasam bir şey olur mu? Sizin gibi güçlüler, sırlar saklayanlar varken ben ne işe yarayacağım? Sadece bir kuklayım," dedi.

Bu sözleri söylerken Tokito'nun göz bebeği yavaş yavaş, titreyerek asıl rengi olan o parlak maviye dönüyordu.

Rodius gözyaşlarını pençesiyle sildi ve efendisinin omzundan sarsarak tuttu. "Asla! Siz bizim kralımızsınız, umudumuzsunuz. Siz olmazsanız biz var olamayız, kayboluruz."

Tokito, masmavi ve kuşların özgürce uçtuğu gökyüzüne bakıp derin, titrek bir nefes aldı.

Volkanın yanında dururken Rodius'a tekrar gitmesini söyledi ve günün ikinci, daha zorlu dersine tekrar başladı. Rodius yine her zamanki gibi dağın en üstüne çıkarak efendisini izlemeye başladı. Ancak Tokito bu sefer farklıydı; manasını daha iyi yönetebilmeye, öfkesini güce dönüştürmeye başlamıştı.

Onuncu ve yirminci dakikalarda Tokito yeni bir yetenek, bir aydınlanma yaşamıştı. Normalde manasını sadece kendisini iyileştirmek için kullanan Tokito, bu sefer manasını dışarıya iterek, lavın sıcaklığına karşı gelmek, bir kalkan oluşturmak için kullanmaya başlamıştı. Kafasındaki tüm o karanlık düşünceleri, sırları boşaltıp sadece hayatta kalmaya ve lavın sıcaklığına odaklandı.

Tokito'nun vücudundaki mananın değişimini, o ince ama güçlü titreşimi Rodius iki kilometre uzaktan gördü. Ayağa kalkarak heyecanla, "Sonunda... Sonunda mananın ikinci formunu, savunmayı öğrendiniz efendim," dedi. Evet, Rodius'un bahsettiği şey mananın ikinci formu, mutlak savunma olan Aura (Yen) idi.

Aura, mananın ikinci ve daha ileri kullanım alanıdır. Kullanıcı eğer manasını gözeneklerden dışarı çıkarıp, vücudunu bir zırh gibi saracak şekilde, herhangi bir dış etkene karşı savunmak için etrafında bariyer şeklinde bir mana bulutu oluşturursa aurasını, yani yenini oluşturmuş olur. Aura, manadan farklı olarak bir kez aktif olduğunda sadece kullanıcının zihnine ve iradesine bağlı olur; mana tükenene kadar değil, zihin yorulana kadar kalır.

"Sonunda aura kullanmayı öğrendi. Biz şeytanlar buna 'Yen' diyoruz. En önemli ve en zor dersi aldığına göre bu cehennemin bitmesine az kaldı. Peki ya... O yaratıklar? Buraya doğru gelen o büyük canavar..."

Rodius şu an dersin hayati önem taşıdığını bildiği için, kendi devasa aurasını dağın uzak kısımlarına, ormanın derinliklerine göndererek görünmez bir savunma hattı kurmaya çalışıyordu. Tokito ise yeni edindiği özelliğe şaşırmıştı. Kendi ellerine, etrafını saran o hafif mavi ışığa bakarak, "Sonunda nasıl olduğunu kavradım. Artık hiç sıcaklık hissetmiyorum. Sanki... Ateş bana itaat ediyor," dedi.

Ellinci dakikaya ulaştığında Tokito manasını bitirmemişti fakat beyni, o yoğun odaklanma yüzünden iflas etmek üzereydi. Sürekli gözü kapanıyor, başı düşüyordu fakat o inatla yeniden açıyordu. Devam edip eğitimi tamamlamak, Rodius'a kanıtlamak istiyordu.

Auramı devam ettirmek sandığımdan daha zormuş. Zihnim... Parçalanıyor gibi. Mana sorununu çözsem de zihnimi, irademi çelikleştirmem lazım. Bu yetenekte ustalaşırsam başarabilirim. O aptal kaplana, o sır küpüne ne kadar güçlü olduğumu göstereceğim!

Üzerindeki terden sırılsıklam olmuş koyu kırmızı ceketi çıkartan Tokito, manasını daha fazla odakladı.

Vücudundan çıkan mana, yoğunlaşarak auraya dönüşüyor ve lavın sıcaklığına karşı geçilmez bir bariyer oluşturuyordu. Terden ıslanan ince gömleği, küçük bedenine yapışmıştı.

Tokito artık yanmak yerine terliyordu ve bu ona aşırı su kaybı yaşatıyordu. Manası ilk saatini doldurduğunda düzenli bir hale gelmeye başlamıştı fakat hâlâ "Yen" kullanmada usta değildi. Zihnindeki bir anlık dalgınlık, o bariyerin çökmesine ve aurasını kapatmasına sebep oldu.

Tekrar yanmaya, çığlık atmaya başlayan Tokito'yu görünce Rodius hemen devreye girdi ve su kafesini kullanarak onu tekrar gölün serinliğine çekti. Bu sefer efendisinin derisi yanmamıştı çünkü aurasıyla son ana kadar ayakta kalmayı başarmıştı. Rodius Tokito'nun ateş gibi yanan vücudunu su büyüsüyle soğuttuktan sonra, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde yanına yatarak gökyüzünü izlemeye başladı.

Veldoria sarayında ise durum onlar gittikten sonra, sessizliğin ve belirsizliğin hâkim olduğu klasik bir hal almıştı. Kortus efendisi olmadığı için ne yapacağını bilmiyor, boşlukta sürükleniyordu. Aklında, kalbinde sürekli efendisi Tokito vardı.

Nanagi askerlere devriye emirlerini verdikten sonra, koridorda bir hayalet gibi sürekli dolaşan Kortus'un yanına gitti.

"Sorun ne Kortus? Muhafızlara göre sürekli boş tahta bakıp ağlıyormuşsun. Kendini toparla."

"Efendim gittiğinden beri içimde büyük bir boşluk, bir sızı var. Sence o iyi mi? Rodius ona iyi bakıyor mu?"

"Korkma, yanında krallığımızın en güçlü silahı, en sadık savaşçısı Rodius var. Efendimiz onun yanında, bu kaleden bile daha güvendedir."

"Sence ondan o 'şeyi' saklamak mantıklı mı? Kendimi ihanet etmiş, onu kandırmış gibi hissediyorum Nanagi."

"Efendimizin aklını şu an meşgul edemeyiz. Bu, onun iyiliği için vikontlardan gelen kesin bir emir. Biliyorsun."

"Sen dinlemek zorunda olsan bile ben değilim. Ben sadece ona bağlıyım!"

"Kortus bunu konuşmuştuk. Eğer ağzını kapalı tutmazsan, duygularına yenilirsen vikontların planı suya düşer ve efendimiz tehlikeye girer."

Kortus dişlerini sıkarak, cevapsız bırakıp taht odasına geri gitti. Muhafızlar kapıyı açtığında efendisinin tahtının yanına, o siyah mermerin soğukluğuna oturdu ve tahtın kolçağına sarıldı. Nanagi arkasından odaya girdiğinde onu tahta sarılmış, küçük bir çocuk gibi ağlarken görünce içi sızladı. İçinden, "Keşke efendimize senin gibi, bu kadar saf bir tutkuyla değer verebilsem... Fakat ben hâlâ eski kralımızı, o görkemli günleri özlüyorum," dedi mutsuz bir şekilde bakarak.

Kortus bir süre daha o şekilde sarılarak kalmıştı. Nanagi ise etrafı gezip halkı gözetlemek, kafasını dağıtmak için dışarı çıktı.

Nanagi askerlerini ve surları kontrol ederken bir asker koşarak yanına geldi, nefes nefese dizinin üstüne çöktü.

"Efendim! Acil durum! Vikont Guter, 'General' unvanıyla iç kaleye girmek için izin istiyor. Ordusu kapıda!"

Nanagi'nin yüz kasları gerildi, eli istemsizce kılıcına gitti ve titremeye başladı. Neden vikontların generali, o savaş delisi Guter Veldoria şehrine geldi? Bu hiç hayra alamet değil.

Askere, mecburen içeri almasını söyleyerek kılıcını kınıyla beraber kemerine sıkıca taktı. Muhafızlara sessizce emrederek kaleyi güçlendirmelerini, alarma geçmelerini emretti. Sinirli bir şekilde içinden, "Neden o şerefsiz Guter burada? Efendimiz yokken burada savaş çıkarırsa, kan dökerse onu koruyamam," dedi sesi titreyerek.

İç kalenin kapısı gürültüyle açıldığında Guter; kocaman kürkü, vahşi pençeleri ve avcı gözleriyle içeri girdi. Yaydığı baskı, havadaki oksijeni tüketiyor gibiydi.

Ordusuyla içeri giren Guter'i görünce tüm Veldoria askerleri korkmaya başlamıştı. Kabarık, yele gibi saçları ve kaba yünlü kazağıyla içeriye girdiğinde ilk yaptığı şey, Nanagi'nin önünde bir dağ gibi dikilmek oldu.

"Efendin nerede işe yaramaz komutan? Neden beni karşılamıyor?"

"Vikont Koloton şu an burada değil, Loropis bölgesinde olmalı."

Guter ellerini arkada birleştirerek biraz daha Nanagi'nin yüzüne yaklaştı, burun buruna geldiler. Gözlerini iyice açarak, vahşi ve tehditkâr bir bakışla bakmaya başladı.

"Onu sormuyorum aptal! Şeytan Kral adayı nerede? O velet nerede saklanıyor?"

"Bunun hakkında herhangi bir bilgimiz yok efendim. Bizlere sadece geleceği söylendi ama henüz teşrif etmediler."

"Bana yalan mı söylüyorsun komutan? Gözlerindeki korkuyu görüyorum."

"Lütfen kılıcınızı ve sesinizi indirin Vikont Guter. Bu bölgeyle, müttefikinizle savaşmak mı istiyorsunuz?"

Guter bu dediği şeylere, aldığı bu ters cevaba sinirlendiği için kılıcını kınından bir şimşek hızıyla çıkartarak Nanagi'yi yakasından tutup kendisine çekti. Boynuna dayadığı kılıcın soğuk metaliyle beraber yüzüne tükürerek konuşmaya başladı.

"Bak tipsiz şeytan, benim sinirlerimle oynuyorsun! Sabrım taştı. Gerçekleri söylemezsen bunu ihanet sayacağım ve kelleni alacağım!"

"Gerçekten bir bilgimiz yok efendim. Bunlar gerçek bilgilerdir. Beni öldürmeniz bir şeyi değiştirmez."

Guter daha fazla sinirlenince kılıcıyla onun boynunda derin bir kesik açtı. Açtığı bölgede büyük bir damar vardı ve kanlar fışkırmaya başladı. Nanagi yere yığılırken Veldoria askerleri silahlarını çıkartarak Guter'in askerlerini esir almaya çalıştılar. Guter sinirlenince hepsine bağırmaya başladı.

"Ne yaptığınızı sanıyorsunuz sefiller? Hepiniz krallığa, Generalinize ihanet mi edeceksiniz? Hepinizi doğrarım!"

Askerler teslim olmayınca Guter kılıcı yerdeki Nanagi'nin karnına acımasızca sokarak geri çıkardı. Etrafındaki askerler iyice sinirlenmeye, saldırmaya başlamıştı. Ardından Guter kılıcı yeniden, son darbeyi vurmak için Nanagi'nin boynuna koydu.

"Öl bakalım sadık köpek."

Guter kılıcı Nanagi'nin boynunda hareket ettirip kesmeye başladığı o salisede, gökten bir yıldırım gibi bir kaplan atlayarak Guter'in kılıcını, çelik gibi sert pençesiyle tuttu. Bu kaplanın sırtında, gözleri öfkeyle parlayan Şeytan Kral vardı.

Gelen Rodius ve Tokito'ydu.

Guter şaşkınlıkla donakaldı. Rodius kılıcı sert bir şekilde tutup, Guter'i geri iterek kükredi:

"Biraz daha ileri gidersen, seni işgalci sayıp kelleni burada, askerlerinin önünde alırım Guter! Haddini bil!"

Guter'in gözü döndüğü için fark etmemişti fakat Şeytan Kral oradaydı ve yayılan aurası, tüm meydanı titretiyordu.

Neden Tokito buraya dönmüştü? Rodius nasıl Guter'i durdurdu? Ve o küçük çocuğun gözlerindeki bu yeni güç de neydi? Hepsinin cevabı, o volkanın kenarındaki cehennem eğitiminde yatıyordu.

Bir hata mı var? Şimdi bildir!
Yorumlar