Novel Türk > Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 14 - Gizemli Komutan

Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 14 - Gizemli Komutan

Yola çıkan Tokito ve ordusu artık çok daha azdı. O yüzlerce kişilik ordudan geriye, sadık ama yorgun tahmini 356 asker kalmıştı. Bu sefer gittikleri yer, efsanelere konu olan, büyünün ve gizemin merkezi, büyü komutanının bulunduğu Veldoria bölgesiydi.

Ordu, "Kara Orman" denen tekinsiz bir yoldan geçiyordu. Ağaçların dalları gökyüzünü kapatacak kadar sıktı ve yapraklar güneş ışığını neredeyse hiç geçirmiyordu. Buna rağmen, büyük bir zaferden ve krallarını korumuş olmaktan dolayı ordunun morali yüksekti. Askerler marşlar söylüyor, kılıçlarını kalkanlarına vurarak ritim tutuyorlardı.

At arabasının içinde bulunan Tokito, Nanagi ve Kortus'la sohbet ediyordu. Tokito'nun yüzünde büyük bir gülümseme vardı ama sol gözü, o yeni kazandığı güçle birlikte hafifçe zonkluyordu. Beyaz saçı ve renkli, ipek işlemeli kıyafeti, arabanın loş ışığında bile parlıyordu.

Ancak onları ormanın derinliklerinden, gölgelerin arasından izleyen birisi vardı. Siyah saçlı, vücudu karanlıkla bütünleşmiş gibi görünen bu şüpheli kişi, ağaçların tepesinde bir hayalet gibi süzülüyordu. Elinde altın sarısı, işlemeli bir dürbün vardı ve bu dürbünle doğrudan Tokito'ya odaklanmıştı.

Ordu onu fark etmese bile Tokito'nun yaydığı o yoğun ve karanlık aura, izleyiciyi boğuyor gibi görünüyordu. Bu çocuk... Beklediğimden çok daha tehlikeli, diye düşündü gölge. Bir süre daha takip ettikten sonra, bir duman gibi gölgelerin arasında kayboldu.

Takip edildiğine dair hafif bir hisse kapılsa da bunu önemsemeyen ve mutlu bir şekilde yoluna devam eden Tokito, aklını kurcalayan o soruyu Nanagi'ye sorma kararı aldı.

"Hahahah, Kortus'un o halini hatırlıyor musun? Çok komikti Nanagi. Neyse... Peki sana ciddi bir şey sorabilir miyim Nanagi?"

Nanagi hemen toparlandı, gülümsemesi silindi. "Ne isterseniz sorabilirsiniz efendim. Bilgim ve kılıcım emrinizdedir."

"Eğer... Kendi ırkımı, kendi halkımı öldürerek tahtı ele geçirmek zorunda kalsam ne yapardınız? Beni bir Tiran olarak mı görürdünüz?"

Tokito'nun sözleri ortamı bir bıçak gibi kesti. Araba bir anlığına buz kesmiş gibi soğudu. Kortus'un yüzü bir anda kasılmıştı, gözlerinde korku belirdi. Nanagi'nin gözleri kısıldı, eli refleks olarak kılıcının kabzasına gitti.

Tokito bacak, bacak üstüne atarak, bir kral edasıyla oturmaya başladı. Elleriyle çenesini destekleyerek onlara delici, ciddi bir bakış attı. Sol gözü, sanki ruhlarını okuyormuş gibi parlıyordu.

İlk cevap, sesi titremeyen Kortus'tan geldi.

"Bizi bile öldürseniz, hatta tüm dünyayı yaksanız bunla alakalı şikâyetimiz olmaz. Sizin canınız ve iradeniz, krallığımızdan ve hayatımızdan daha önemli."

"Bundan emin misin Kortus? Kendi kardeşlerinin kanını dökmek zorunda kalabilirsin."

"Şüpheniz olmasın efendim. Benim sadakatim kana değil, size bağlıdır."

"Sen ne diyeceksin Nanagi?"

Nanagi efendisinin yüzüne bakmak için kafasını kaldırdı. Kılıcını kınından yavaşça çıkarttı ve soğuk metalini kendi boynuna yasladı. Bu hareket, Tokito'nun ciddiyetlerini anlaması için yeterliydi.

"Sizin için kendi canımızı bile veririz efendim. Krallığımız, siz olmadan bizim için değersiz bir toprak parçasından ibarettir. Onu değerli yapan, tahtı anlamlı kılan sizin varlığınızdır. Siz emredin, cehennemi yeryüzüne getirelim."

Tokito gülümsedi. Gayet ciddi ve fanatik bir ikiliyle yolculuk yapıyorum. Bu sadakat korkutucu ama bir o kadar da güven verici. Sizlere canımı emanet etmek benim için şeref olacaktır. Artık hedefime daha hızlı ilerleyebilirim.

"Pekâlâ kafanızı kaldırın ve o kılıcı indir Nanagi. Sizler cesur yoldaşlarsınız. En iyi şekilde canlarınızı değerlendirdiğimden emin olacağım. Sizi harcamayacağım."

"Ben de size bir soru sormak istiyorum efendim, haddim olmayarak."

Tokito yüzünü sola çevirerek Kortus'un yüzüne baktı. Kortus efendisinin gözlerinin içine bakınca yanakları utançla kırmızılaştı ve başını eğdi. Tokito nazikçe çenesinden tutarak tekrar başını kaldırdı. Yutkunan Kortus, cesaretini toplayıp sordu.

"Peki efendim... Siz şeytanlar için her şeyi, gerekirse kendinizi bile yok eder misiniz?"

Bu soru Tokito'nun insan ruhuna, o eski doktor kimliğine batmıştı. Herkesi öldürmek istemiyorum çünkü ben hayat kurtarmaya yemin etmiş bir insandım. Ama şimdi... Şimdi bir Şeytan Kralım. İkilemde kalsa da rolünü oynamak ve cevap vermek zorundaydı.

"Can almak benim için en basit şey haline geldi. Yine de durduk yere, keyfi olarak can almam. Ama bana, size ve krallığıma zarar verebilecek her şeyi, tanrı bile olsa yok ederim."

Kortus'un gözleri doldu. "Böyle bir saçma soruyla sizi sorguladığım, sadakatinizi tarttığım için beni istediğiniz gibi cezalandırın." Kortus, arabanın zeminine eğilerek köpek gibi durdu, efendisinin önünde cezalandırılmayı bekledi.

Tokito şaşırdı, durması için onu kaldırmaya çalışsa da küçük eli bunun için yetersizdi.

"Yerden kalk aptal köpek! Sana kim köpek pozisyonu al dedi? Bu ne rezillik!"

"Ceza vereceksiniz diye bu şekilde durdum efendim. Hizmetkârınız olarak haddimi aştım."

"Kalk dedim sana! Ben efendinsem, emrediyorum: Kalk ve insana benzemeye çalış!"

Nanagi kıkırdadı. "Hahahah, efendim gerçekten Kortus çok komik duruyor. Kuyruğunu da sallıyor sanki."

Tokito da gülmeye başladı. "Komik mi? Yüzünden o gülümsemeyi alayım mı Nanagi?"

"Hemen ciddileşme Kortus. Sadece dalga geçiyordum."

Beraber güldüler ve arabadaki gerginlik yerini neşeye bıraktı.

Kara ormandan çıktıklarında güneş, uzun bir aradan sonra ilk kez yüzünü gösterdi. Işık, ağaçların arasından süzülüp yolu aydınlattı. Uzaklara bakıldığında Veldoria şehrinin devasa, siyah taşlardan örülmüş ve büyüyle güçlendirilmiş surları gözüküyordu.

Uzaktan gelen orduyu ve dalgalanan kraliyet bayrağını gören surların üstündeki askerler, borularını öttürüp devasa kapıları açmaları için emir verdiler. Gıcırdayarak açılan kapıların ardından, zırhları parlayan karşılama birlikleri çıktı ve yola kırmızı bir halı serildi.

Şehir sakinleri sur kapısının bu şekilde, tantanayla açıldığını görünce efendileri Koloton'un döndüğünü sanmışlardı. Girişe yakınlaşan meraklı halk, gelecek kişileri bekliyordu.

Tokito arabanın perdesini aralayarak şehri gördü ve içi ısındı. Ordu arabanın önünden çekilerek Tokito'nun bulunduğu arabanın hızlanmasını ve en öne geçmesini sağladılar. Şehre yaklaşınca, yüzlerinde samimi bir gülümseme olan askerleri gördü ve o da gülümsedi.

Kapıya yaklaşmışlardı fakat onun asıl hedefi şehir değil, güçlenmekti. Bunu bilerek, yeni gözüyle etraftaki güçlü manaları tarıyordu. Göz bebekleri büyümüş, etrafına delice bakıyordu fakat askerlerin içinde aradığı o "büyük güç" yoktu.

At arabası şehre girdiğinde halk, pencereden bakan bir çocuk gördü ve şaşırdılar. Fısıltılar bir uğultuya dönüştü.

"Bu çocuk kim? Koloton nerede?" "Kraliyet arabasında bir çocuk mu?"

Çok geçmeden askerler arabanın yanına geçerek gür bir sesle halka açıkladılar.

"Diz çökmeyenin başı vurulur! Şeytan Kral ve Komutan Nanagi geldi! Herkes yoldan çekilsin ve selam durun!"

Halk, duydukları şokla karışık bir saygıyla yolu açtı. Tokito ve ekibi, şehrin içinden geçerek, tepedeki merkez kaleye doğru ilerliyordu. Dışarıda bulunan insanlara bakan Tokito çok heyecanlıydı. İlk kez bir şehre, bir fatih gibi değil ama bir kral gibi sorunsuz girmişti ve güzel bir karşılama almıştı.

Veldoria, diğer şeytan şehirlerinden çok farklıydı. Burası, Şeytan Kral'a saygı duyan ve itaat eden nadir şehirlerden biriydi ama asıl özelliği nüfusuydu. Halk, yarı insan yarı şeytandan oluşan hibritler, yani melezlerden oluşan kozmopolit bir yapıya sahipti. Burası, bir zamanlar işgal edilmiş ama sonra kaynaşmış bir şehirdi. İnsanlar ve şeytanlar, diğer şehirler tarafından hor görülmelerine rağmen burada beraber, barış içinde yaşayabiliyorlardı.

Halk tarafında bazıları birbirleriyle fısıldaşıyordu.

"Yeni Şeytan Kral buymuş demek. Çok küçük ama gözlerinde tuhaf bir ışık var."

"Efendi Koloton sevdiğine göre iyi bir Şeytan Kral olmalı. Koloton hata yapmaz."

"Biz insanların yaşayabilmesinin nedeni efendimiz Koloton ve eski kralın yasaları. İşgal edilip ele geçirilen bu şehirde, köle olmak yerine vatandaş olarak yaşamamıza izin verdiler."

"Bence de ona şükretmelisiniz. Diğer vikontlar olsa bizi çoktan yemişti."

"Sen bir şeytansın değil mi? Bizim gibi zayıf insanlarla yaşamak nasıl bir his?"

"Fena sayılmaz, bazen çok gürültücüsünüz ama... Sizleri yeme düşüncem olsa bile, artık komşumsunuz. Zararsız, hatta bazen eğlenceli varlıklarsınız."

"Haklısın yine de biz şeytanları seviyoruz. Gücünüz bizi koruyor."

"Hah, ben de sizi seviyorum ufaklık."

Tokito elini camdan çıkararak halkını selamladı ve hepsinin gözlerine baktı. İnsanları, özellikle çocukları görünce şaşırıp Kortus'a döndü.

"Burada neden insanlar var biliyor musun Kortus? Şeytan krallığında insanlar... Bu çok nadir."

"Efendim Veldoria şehri 3 nesil önceki Şeytan Kral tarafından işgal edildi ve ele geçirildi. Normalde şehir sakinleri ya öldürülür ya da ülkesine iade edilirdi. Fakat şehir sakinleri, eski krallıklarının zulmünden bıkmıştı ve bizle yaşamak istediler. Şeytanların adaleti, insanlarınkinden daha merhametli geldi onlara."

"Bu kadar leziz, savunmasız insanları neden yemiyorlar peki? İçgüdüleri buna nasıl izin veriyor?"

"Zamanla, efendim. Bazı şeytanlar insanlarla beraber olarak aile kurdular, yarı şeytan bireyler oluşturdular. Bize benziyorlar fakat yarı şeytanlar tek boynuzlu doğar. Kan bağı oluşunca, avlanma içgüdüsü yerini koruma içgüdüsüne bıraktı."

Çok güzel bir şehir! Şimdiden beğendim. Gerçekten halkla konuşmak, onların hikayelerini dinlemek için can atıyorum! Belki buradan bir yarı şeytanı himayem altına alırım, ordumu çeşitlendiririm.

Tokito yine hayallerine dalıp her şeyi unuttu. Kafasında kurduğu ütopik krallık düşünceleriyle kendi kendine gülüyordu.

Araba şehirden geçmeye devam ederken arkalarından takip eden kişi hâlâ gölgelerde, bir karabasan gibi onları izlemeye devam ediyordu.

Takip eden kişi binaların üstünden atlayarak, kiremitleri bile oynatmadan onları sürekli izliyordu. Çatıda fark edilmeden nasıl gittiği, fizik kurallarına aykırıydı. Biraz daha takip ettiğinde arabanın durduğunu gördü. Bir bacanın gölgesine sinerek, duvara yaslanıp ne yapacaklarını izledi.

Bir restorana girdiklerini görünce, "Avın karnı acıkmış," diye düşündü ve o da biraz dinlenmeye karar verdi.

Tokito, Nanagi ve Kortus içeri girip cam kenarında bir masa buldular ve oturdular. Tokito sandalyeyi biraz çekerek oturdu, ayakları yere değmiyordu. Etrafında bulunan müşteriler, bu kadar lüks giyimli ve güçlü auralı kişileri görünce fısıldaşmaya başladılar, bazıları korkuyla yemeğini bırakıp çıktı.

Garson titreyerek gelip onlara ne istediklerini sordu.

"Ne istersiniz efendim? Mutfağımız emrinizdedir."

"Bize buranın en ünlü, en özel yemeği neyse ondan getir. Ejder Yahnisi."

"H-Hemen geliyor efendim!"

Tokito ejder yahnisini duyunca biraz şaşırdı. Elini yine çenesine koyarak şaşkın bir şekilde Nanagi'ye bakıyordu. Nanagi efendisinin yüzüne bakınca durumu açıkladı.

"Ah, özür dileyerek açıklayayım efendim. Buranın en iyi ve en pahalı yemeği ejder yahnisidir. Adından anlaşılacağı üzere gerçek bir ejderha etinden yapılır. Ejderhaların eti büyüyle doludur ve asla bozulmaz, bu yüzden ölen ejderhaların etlerini özel büyülü mahzenlerde saklarız."

"Ejderhaların ölülerini nasıl alıyordunuz? Onlar güçlü varlıklar."

"Anneniz... O, ejderhalarla anlaşarak suça karışıp kendi ırkına ihanet eden ve infaz edilen ejderhaları buraya getirdi. Sadece üst seviye kişiler ve kraliyet ailesi bir tabak yiyebilir."

Ejderha eti demek... Annemin mirası. Hayatımda inek ve tavuk etinden başka et tatmamıştım. Acaba tadı nasıldır? Bir çatal alıp kontrol edeyim.

Bıçakla küçük, dumanı tüten bir parça kesip ağzına atan Tokito, yahninin lokum gibi dağılan ama yoğun bir aromaya sahip etini çiğnedi. Etin suyu ve kullanılan egzotik baharatlar o kadar güzeldi ki, sanki ağzında bir büyü patlaması yaşanıyordu. Vücuduna yayılan sıcaklık, manasını bile titretiyordu. Eti yedikten sonra, tabağı neredeyse yalayacak kadar iştahla hepsini bitirdi.

Tabağında et kalmayınca Tokito biraz huysuzlandı. Nanagi ve Kortus'un yavaş yavaş yemeklerini bitirmelerini beklerken, "Tuvalete gidiyorum," diyerek dışarı çıktı. Ama asıl amacı tuvalet değil, o huzursuz edici bakışın kaynağını bulmaktı.

Dışarıyı gözetlemeye başladı. Herkes ona bakarken o aslında takip eden kişiyi, yeni gözünün yetenekleriyle tespit etmeye çalışıyordu. Kalabalığın içinde bir mana izi aradı ama bulamadı. Çok iyi saklanıyor.

Gözleriyle bulamayınca farklı bir taktik denemeye karar verdi. Kapıdaki iki askerin elinden tutup onları binaların arasındaki karanlık bir sokağa çekti. Daracık bir alana girdiler. Tokito kısık ama otoriter bir sesle konuşmaya başladı.

"Askerler, dinleyin. Takip ediliyoruz."

"Takip mi dediniz efendim? Bizi bu şehirde kim takip edecek kadar cesur olabilir ki? Şehrin muhafızları her yerde."

"Sanırım Dralon bölgesinde yaptığımız savaştaki düşman ölmemiş olabilir ya da başka bir suikastçı. Tespit edemedim ama ensemde nefesini hissediyorum. Kanıtım yok ama içgüdülerim var."

"Merak etmeyin efendim yanınızdan ayrılmayacağız, etten duvar oluruz."

"Bu yetmez, saldıran kişi sıradan biri değil. Bir plan lazım. Onu ortaya çıkarmalıyız."

"Nasıl bir plan efendim?"

"Siz ikiniz yine restoranın kapısının önünde bekleyin ve sanki ben hâlâ içerideymişim gibi nöbet tutun. Beni içeride sanmalı."

"Nasıl isterseniz efendim. Dikkatli olun."

Tokito iki askeri gönderip kendisi bir şapka taktı ve pelerinini üzerine çekti. Halkın içine karışarak, onu izleyenin görüş açısına girebileceği bir binanın çatısına çıkmaya karar verdi. Binalardan çatıya çıkılabileni, yangın merdiveni olanı seçti ve sessizce tırmandı.

Çatıya çıktığında rüzgâr yüzüne vurdu. Tavanlara bakarak, karşı binanın baca borusuna saklanan, gölge gibi duran bir silüeti fark etti. İşte oradasın!

Tokito, tüm gücünü bacaklarına verip koşarak karşı çatıya atladı ve hemen adamın kıyafetini tutmak istedi. Ancak tuttuğu şey, bir duman gibi dağılan bir hologramdı. Tuzak!

Arkadan yakalanan Tokito'ya güçlü kollar sarıldı ve kulağına sıcak, hırıltılı bir nefes fısıldadı.

"İşte seni yakaladım, küçük kral."

Tokito çığlık atmak istese de başaramadı, sesi boğazında düğümlendi.

Tokito'yu bırakan takipçi, ellerini havaya kaldırmasını işaret ederek arkasını dönmesini söyledi. Tokito yavaşça döndü ve takipçinin yüzünü açmasını bekledi. Adam kapüşonunu indirdiğinde, Tokito şok oldu.

Karşısında duran kişi bir aslana benziyordu. İnsan gibi iki ayağı üzerinde duruyordu ama kaslı hatlara sahip devasa bir vücudu, keskin pençeleri vardı. Kafası aslanlarınki gibi altın sarısı bir kürkle kaplıydı fakat bu kürkler, sıradan bir yele değil, bir ayçiçeği gibi yapraklara benzeyecek şekilde, büyüyle şekillenmiş gibi dağılmıştı. Gözleri zekâ ve güçle parlıyordu.

Tokito ona titreyen sesiyle kim olduğunu sordu. Karşısında duran kişi yüzündeki o vahşi ama sıcak gülümsemeyle Tokito'ya baktı.

"Merhaba Şeytan Kral. Sizi görmek, bu gözlerle potansiyelinizi tartmak benim için bir onurdur."

"Seni hiç görmedim. Beni nasıl tanıyorsun? Ve neden beni izliyorsun?"

"Sanırım aradığın kişi benim. Ben, eski kralın sağ kolu, elementlerin efendisi ve eski büyü komutanıyım."

Tokito'nun gözleri parladı. "B-Büyü komutanı mı? Aslan görünümlü bir büyücü mü? Sonunda seni buldum... Gücümü, senin ellerinde bulacağım!"

Bir hata mı var? Şimdi bildir!
Yorumlar