Novel Türk > Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 13 - Karanlık Anlaşma ve Dralon'un Gölgesi

Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 13 - Karanlık Anlaşma ve Dralon'un Gölgesi

B-Ben neredeyim?

Burası sadece soğuk değil... Burası varlığın bittiği yer gibi hissettiriyor. Sanki bir boşluktaymışım gibi ama boşluk bile bir kavramdır; burası hiçlik. Etrafımda ne bir nesne ne bir ışık ne de bir zemin var. Yine de ayaklarımın üzerinde duruyorum ya da öyle sanıyorum. Zifiri karanlık, tenime iğne gibi batıyor.

"Hihihihi... Mananı son damlasına kadar tükettiğine göre epey zordu sanırım."

Bu ses... Daha önceden de duymuştum! Rüyalarımda, zihnimin en karanlık köşelerinde yankılanan o alaycı ses.

"Hihihih, beni hatırladın demek. Hafızan, o küçük bedenine göre oldukça iyi."

Ben içimden konuşuyorum, dudaklarımı kıpırdatmıyorum. Nasıl duyabiliyorsun? Bunu yapman imkânsız olmalı.

"Hihihih, imkânsız mı? Bulunduğun bu yer, senin o basit dünyandan farklı bir boyut. Burası zihnin ve ruhun buluştuğu bir boşluk. Buranın tek hâkimi benim. Senin düşüncelerin, burada benim için açık bir kitap gibi."

Aklımı okuyorsan anlamışsındır. Buradan çıkıp dünyaya geri dönmem lazım. Kurtarmam gereken çok fazla can var! Nanagi... O yaşıyor mu?

"Hihihihih, hepsini kurtaracağını mı sanıyorsun? Bu kibri seviyorum. Ama bunu ben bile yapamam." Kih, Kih, Kih. Ses, her yerden aynı zamanda hiçbir yerden geliyormuş gibiydi.

Bana gücünü verirsen hepsini öldürebilirim. Düşmanlarımı ezebilirim. Bana gözükmesen bile sende saf kötü bir amaç sezmiyorum. Tuhaf bir şekilde... Bana yardım etmek istiyorsun.

Varlık bir an duraksadı.

Bu çocuk aptal mı? Beni, kadim bir karanlığı tanımamasına rağmen bana nasıl güvenebilir? Bu saf akılla başarısız olacak, bundan eminim. Yine de... Bu potansiyel boşa harcanmamalı. Sadece zamanı beklemeliyim.

"Hihihihih, benim gücümü mü istiyorsun? Onu verirsem o küçük, kırılgan ruhun paramparça olur. Bir bardağa okyanusu dolduramazsın."

En azından küçük bir kısmını ver! Savaşmam gereken birçok düşman var ve ben çok güçsüzüm. Baba mirasını korumak için güce ihtiyacım var!

"O hâlde bir anlaşma yapalım mı insan? Ya da... Şeytan Kral mı demeliyim? Sol gözünü senden alacağım. O göz, benim dünyama açılan bir pencere olacak. Karşılığında güçlerimin ve bilgimin küçük bir kısmı sana geçecek."

Gözümü mü? Gerçekten böyle bir şey yapacak mısın? Peki kaybettiğim gözüme ne olacak? Kör mü olacağım? Herkes fark ederse ne diyeceğim?

"Hihihihi, endişelenme. Gözün fiziksel olarak orada kalacak ama artık 'görmek' için değil, 'anlaşma' için kullanacaksın. Zaten sol gözün o uzun saçların yüzünden kapalı değil mi? Bu şekilde devam edersen kimse fark etmez. Bedel ödemeden güç kazanamazsın."

Tokito derin bir nefes aldı. Nanagi'nin kanlar içindeki hali gözünün önüne geldi.

Tamam anlaştık. Al gözümü. Yeter ki gücü ver. Peki gücümü hemen kullanabilecek miyim? Hemen denemek için sabırsızlanıyorum.

"Hihihihi, sabırsız velet... Sana bir anda kullan dersem ölürsün. Anlaşmamıza göre gücümün dörtte biri senin. Kendini geliştir, vücudunu alıştır ve verdiğim gücü sonuna kadar kullanabil. Şimdi... Bedelini öde."

Sol gözünde keskin, yakıcı bir acı hissetti Tokito. Sanki gözüne kızgın bir demir sokulmuştu ama bağıramadı. Acı dindiğinde, tuhaf bir soğukluk hissetti.

Gerçekten teşekkür ederim her neysen. Bana kendini göstermeye ne dersin? Seni görmeyi çok istiyorum.

"Hihihihi, beni göremezsin. Daha zamanı gelmedi. Beni gördüğünde ya güçleneceksin ya da... Benim küçük bir kölem olacaksın hihihih.

Bu zamanı geldiğinde seni görebileceğim anlamına geliyor. Sana güvenmeyi seçiyorum. Umarım yanlış bir seçim değildir.

Gerçekten aptal bir çocuk... Ona bilgimi ve gücümü vermekte sorun yok mu? Hihihihi, neden yanılıyormuşum gibi içimden konuşuyorum ki? Hak ediyorsun Tokito... Zamanı geldiğinde dünya ikimizin olacak.

Uzaya benzeyen fakat yıldıza sahip olmayan o boşluk, bir anda çatladı ve Tokito, gerçekliğe geri fırlatıldı.

Gözlerini yavaşça araladığında, ilk hissettiği şey gıcırdayan yatağın rahatsızlığı ve boğazındaki kuruluktu. Sol gözünde hafif bir sızı vardı ama görüşü yerindeydi; sadece dünya, o gözüyle bakınca biraz daha... farklı görünüyordu. Başını çevirip yanına baktığında Kortus sandalyede uyuyakalmıştı. Yüzünde kurumuş gözyaşı izleri vardı.

Yatağından ses çıkarmadan, bir kedi sessizliğiyle kendini iterek kalkan Tokito, odadaki camın önünde bulunan sürahiye yöneldi. Elleri titriyordu. Suyu bardağa döktü ve küçük elleriyle bardağı kavrayıp suyu kana kana içmeye başladı. Yutkunma sesi, sessiz odada yankılandı ve Kortus'u uyandırmaya yetti.

"Efendim? Uyandınız mı sonunda?"

Kortus'un sesi titriyordu.

"Haber vermediğim için özür dilerim Kortus, sadece susadım. Boğazım çöl gibiydi."

Kortus aslında efendisine kızmamıştı, o sadece rahatlamıştı. Efendisinin uyandığını görmenin etkisiyle hızla sandalyeden fırladı. Koşarak efendisine sevgi dolu, kemiklerini kıracak kadar sıkı bir kucaklama yapan Kortus, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

"Bir an için çok korkmuştum efendim... Kalbiniz neredeyse durmuştu!"

"Neden korktun Kortus? Ben Şeytan Kralım, kolay kolay ölmem."

"Efendim, Nanagi'yi iyileştirdikten sonra bir anda yere düştünüz ve sonra mananız tamamen kayboldu. Sanki ruhunuz bedeninizi terk etmiş gibiydi."

Nanagi'yi kurtardığımı ben de biliyorum fakat yeni öğrendim; o siyah boşluğa her girdiğimde varlığım bu dünyadan siliniyor. Bu büyük bir zayıflık. Bunu kimse bilmemeli.

Tokito, Kortus'u avutmak için küçük kollarıyla ona sarılarak karşılık verdi. Yavaş yavaş kendisine gelen Kortus, cebinden çıkardığı işlemeli beyaz mendille gözlerini ve burnunu sildi.

"Toparlan Kortus. Dışarı çıkmalıyız. Bu odada tıkılıp kalmak bana göre değil."

Tokito kapıya yönelirken Kortus hemen arkasında yerini aldı. Yeni gibi gözüken, koyu gri taşlardan örülmüş duvarları olan koridordan yürüyen Tokito, etrafına bakmadan edemiyordu. Duvarlarda eski savaşları anlatan, ürkütücü şeytan resimleri ve Dralon ailesinin armaları vardı.

Koridorun sonundan, gölgelerin içinden zarif ve bir o kadar da güçlü gözüken birisi geliyordu. Uzay gibi siyah, parlak saçları ve sanki mermerden yontulmuş gibi pürüzsüz, asil bir yüzü vardı. Yanında taşıdığı kılıç ise, kabzasındaki mücevherlerle ve yaydığı öldürme aurasıyla tam bir şaheserdi.

Gelen kişinin manası o kadar baskın, o kadar yoğundu ki, havadaki oksijeni bile tüketiyor gibiydi. Tokito, nefes almakta zorlandığını hissetti ama duruşunu bozmadı. Adam Tokito'nun önüne geldiğinde, tiyatral bir hareketle dizinin üstüne çöküp başını eğdi. Kortus onu hemen tanımıştı.

"Merhaba Vikont Fujih. Sizi burada görmek büyük bir sürpriz."

"Efendimizin durumunu görmek istedim sadece. Bizi yönetecek potansiyele sahip, böylesine 'kırılgan' birini korumalıyız."

Gerçekten çok büyük bir aurası var... Midem bulanıyor. Ama yalan söylüyor. Gözlerinde saygı değil, avını süzen bir yırtıcının bakışı var. Söylediği kelimelerin hiçbirine güvenmiyorum. Yalancıyı anlamak benim ustalık alanım. Yıllarca hastalara 'iyileşeceksiniz' yalanını söylerken bu sanatı mükemmelleştirdim.

"Burası senin küçük bölgen olmalı Fujih. Neden güvenli değil? Yolda saldırıya uğradık. Bir bölgeyi korumayı beceremiyor musun lan aptal herif! Yoksa o saldırı senin işin miydi?"

Tokito'nun sesi bir çocuk sesiydi ama kelimeleri zehirliydi. Bir anda sinirlenen Tokito'nun, yeni kazandığı sol gözünden yayılan karanlık aura Fujih'in etrafını sardı. Küçük boyuna rağmen, yaydığı baskı Fujih'in kılıç tutan elini titretti. Fujih, refleks olarak Tokito'ya saldırmak için elini kılıcına götürdüğü sırada, arkadan tanıdık bir ses ve çelik şakırtısı geldi.

"Burada neler oluyor efendim? Kılıcını kınına sok Fujih, yoksa o elini koparırım."

Nanagi... Yüzü solgundu, sargılar içindeydi ve gözleri yorgun görünüyordu ama ayaktaydı.

N-Nanagi... Gerçekten seni kurtarabilmişim. Bir an öldüğünü düşünmüştüm. Gerçekten şu anda hayatım yeniden eski haline dönmüş gibi hissediyorum. Seni görmek, o karanlık anlaşmaya değdi.

Nanagi'yi görmesiyle beraber normale dönen Tokito'nun kafasındaki sis dağıldı. Nanagi, efendisinin yanına gelip onu kucağına aldı ve Fujih'e son bir öldürücü bakış atarak hızlıca oradan uzaklaşmaya başladı. Tokito, Nanagi'nin boynuna sarıldı, onun varlığının sıcaklığıyla huzur buldu.

Koridorda koşan ikili ve arkalarındaki Kortus, üst katlara, daha güvenli bölgelere çıkmaya başladılar. Üst katın girişinde tuhaf birisiyle karşılaştılar. Görünüşü dev bir yarasaya benziyordu; deri kanatları pelerin gibi sırtındaydı, sivri kulakları ve uzun bir kuyruğu vardı. Ancak duruşu bir beyefendi gibiydi. İkiliyi görünce dizinin üstüne çöküp selamladı.

"Hoş geldiniz yeni kralımız."

"Sen de kimsin? Bana ismini bahşetmene izin veriyorum."

"Buranın kâhyası Aku efendim. Görevim iç kalenin ve misafirlerimizin mutlak korunmasını sağlamak."

Bu kâhya... Görünüşü komik olsa da gerçekten çok güçlü bir manası var. Seviyesini ölçemesem de şu an en az B seviyedir. Şeytanlar her hayvandan özellik içeriyor sanırım.

"Yarasa görünümlü bir şeytan ilk kez görüyorum. Uçabiliyor musun bari?"

"Ben sizin gibi yüksek seviye bir asil şeytan değilim efendim, bu yüzden canavar görünümüm var. Ama evet, gerektiğinde uçarım."

"Seviyeler önemsiz, potansiyelin yüksek. Benimle dövüşmek ister misin? Gücünü test etmek isterim."

Bu sözler Kortus ve Nanagi için kırmızı alarmdı. Efendilerine yönelik en ufak bir tehdit ihtimali bile onları delirtiyordu. Gözleri kırmızılaşınca gerçek yüzleri açığa çıktı. Kortus'un dişleri sivrileşti, Nanagi'nin pençeleri uzadı.

"Karşımızda duran kişi efendimizle dövüşecek mi? Buna cüret ederse bu kaleyi başına yıkarız!"

"Efendimin vücuduna temas ettiği an varlıktan silerim."

Ş-Şakaydı... Sadece ortamı yumuşatmak için bir şaka yapmak istemiştim, sanırım çok sinirlendiler. Bu ikisi fazla korumacı.

"Hadi Nanagi gidelim, canım sıkıldı. Bu yarasa adamla uğraşmayalım."

"Emredersiniz efendim."

Tokito'nun sözleri ortamı biraz yumuşattı ama Nanagi hâlâ Aku'ya hırlıyordu. Kucaktan inip yürüyerek devam eden Tokito, etrafında bulunan antika nesnelere bakıyordu. Bir masanın üstünde duran kristal vazo hoşuna gitti. Üzerinde parlayan mavi büyü çemberleri vardı. Vazoyu eline aldığında içinde bir anda berrak bir su belirdi.

"Su mu? Bu su nereden geldi? Musluk yok ki!"

"Hmmm, sanırım bu bir büyülü eşya efendim."

"Büyülü eşya ne Kortus?"

"Normal bir nesneye büyünüzle bir çember çizdikten sonra 'Büyü nüfuzu' demeniz yeterlidir. Sanırım elinizde bulunan vazo su büyüsüyle donatılmış, bu yüzden içine sonsuz su doluyor."

Elinde bulunan vazoyu biraz daha incelediğinde büyü çemberlerinde yazan kelimeleri fark etti. Japoncadan ve bildiği dillerden farklı olan bu kelimeleri anlamak için vazoyu yanına almak istiyordu fakat bunu yapamayacağını düşünerek vazoyu masanın üstüne geri koydu.

Bu vazo incelemek için güzel bir şey olabilir, büyünün mantığını çözmem lazım. Fakat benim amacım bu değil. Bir an önce taht odasına girip tahtıma oturabilmek için herkesi korkutmalıyım. Buradan çıkmalıyız.

"Gidelim buradan, bir an önce Veldoria'ya ulaşmamız lazım. Burası beni boğuyor."

"Biraz beklemelisiniz efendim. Ordu akşama kadar toparlanır. En son yaptığımız savaşta büyük bir kayıp verdik ve askerler yorgun."

"Ben sizin için orduyu hızlandırırım efendim. Onları kamçılarım gerekirse!" Nanagi hâlâ savaş modundaydı.

"Sen kendini yorma Nanagi. Vücudunda bulunan mana ağlıyor. Hissedebiliyorum."

Nanagi şaşkınlıkla durdu. "N-Nasıl bunu fark edebildiniz efendim? Mananın durumunu öğrenmek en az A seviye manası olan ve yüksek sezgili kişiler tarafından yapılabilir."

Bu mana durumu nedir ben de pek anlamıyorum çünkü sistemin yaptığı bir açıklama bu. O 'göz' sayesinde görüyorum sanırım.

Tekrar görmek için açar mısın ekran?

"Mana Durumu: Bir varlığın vücudunda bulunan mana kanallarından çıkan mananın anlık duygusal ve fiziksel durumudur. Genelde mana sevdiği ırklara daha çok gider ve onlara güç verir. Mana kalitesi mananın durumuna göre değişmektedir. Mana bir kişi tarafından sürekli ve zorla kullanılırsa, mana o kişiden korkar ve 'ağlamaya' başlar. Bu durumda kişi manasını bir süre vücudunda gezdirerek durumunu düzeltmesi gerekir."

Yaptığın bu uzun açıklama için teşekkür ederim. Sanırım tamamen anladım. Nanagi kendini çok zorladı. Benim manam hep mutlu o yüzden manamı kullandığım zaman herkes korkuyor. Dikkatli kullandığımdan emin olacağım.

Koridordan devam eden üçlü artık yukarılara çıkmak yerine geri dönmek için aşağı inmeye başladılar. Kafası sürekli meşgul olan Tokito eliyle çenesini tutuyordu.

Nanagi ve Kortus, efendilerinin bu düşünceli halini görünce yaklaşıp iki yanından elini tuttular. Tokito'nun yüzü bir anda kızardı.

Ellerinin sıcaklığı, savaşın ve gittiği karanlık boyutun soğukluğunu unutturmuştu. Dışarıdan bakıldığında, iki ablasıyla gezen mutlu bir çocuğu andırıyorlardı. Bu huzur anı, Tokito için paha biçilemezdi.

Ellerini bırakıp koşmaya başlayan Tokito sanki bir çocuk gibi davranıyordu. "Beni yakalayamazsınız!" diye bağırdı. Arkasından koşarak efendilerini koruyan Kortus ve Nanagi gülümsüyorlardı.

Ancak onları uzaktan, gölgelerin içinden izleyen birisi vardı. Saçında kan kırmızısı bir gül tokası bulunan, soluk tenli bir kızdı. Kıyafeti de dikenli güllerle doluydu.

Görünmezlik büyüsüyle gizlendiği belli oluyordu. Yüzünde "Benim avım bu demek... Ne kadar da tatlı." diyen sapkın bir bakışla onları izliyordu. Tokito yanından geçerken, onun kokusunu içine çekti. Bir süre sonra duvardan çıkan devasa bir sarmaşık bitkisi onu yutarak, duvarda iz bırakmadan kaybolmasını sağladı.

Son merdiveni inen Tokito ve korumaları dışarı, kale avlusuna çıkmışlardı. Kasvetli ama mimarisiyle büyüleyici bir şehir olan Dralon'u gezmeye karar verdiler. Koşarak dükkânları gezen Tokito sıra dışı şeylere, büyülü taşlara ve garip meyvelere rastlıyordu. Kafasına esen şeyleri almak istiyordu.

"Paramız var mı Kortus? Buradan bir şey almak istiyorum. Şu parlayan taşı istiyorum!"

"Maalesef Şeytan Kral. Henüz tahta oturmadığınız için hazineye erişiminiz yok. Yanımızda da nakit getirmedik."

"Bende para bulunuyor efendim isterseniz benden alın. Biriktirdiğim maaşlarım var." Nanagi hemen kesesini çıkardı.

"Çok iyi olur. Sana faiziyle öderim merak etme."

Tam o sırada, çarşıdan geçen ve yüzü kapüşonla örtülü, kurda benzeyen bir şeytan konuşmaları duyunca durdu. Gözleri parladı ve elindeki hançeri sıkıca kavrayıp pençesini çıkardı.

Onu hemen hisseden Nanagi, alışveriş modundan savaş moduna geçti. Kılıcını çekmeye hazır bir şekilde tutarak bekliyordu. Kurt biraz daha yaklaştığında kılıcı kınından çıkarmıştı bile.

Tokito'nun yanına yaklaşan şüpheli şahıs, "Ölümün geldi velet!" diye bağırıp hançer çıkarttığında, Nanagi kılıcı kurdun boğazına çoktan dayamıştı.

"Bir adım daha atarsan bunu krala ihanet sayar, kelleni alırım!"

"Sen de kim oluyorsun? Sizler bir çöpsünüz ve yerinizi bilin! Bu çocuk şeytan kral mı? Şakaysa komik değil. Gerçek kral Fujih Efendi olacak!"

"Durumundan haberin var mı senin sefil? Ben Koloton Veldoria'nın komutanı Nanagi. Koruduğum kişi ise Loropis bölgesinin efendisi, gerçek varis!"

"Hahahah, komik değil bu gerçekten. Küçük hikâyene inanır mıyım sandın? Ölün!"

Tam o anda, askerleriyle kalabalığı yararak yolu açan Fujih, kargaşayı görünce yanlarına geldi. Tokito'nun önünde saygıyla eğilince, ona inanmayan kurdu büyük bir korku kapladı. Eli titriyordu ve midesi bulanıyordu. Fujih'in varlığı bile havayı ağırlaştırmıştı.

"Merhaba Şeytan Kral. Sizi burada görmek ne hoş. Kaybolunca nereye gittiğinizi merak ettim. Umarım çarşımızı beğenmişsinizdir."

Kurt kekeledi: "B-Bu çocu- Efendim, ben sizin için..."

"Çok konuştun sen işe yaramaz şeytan. Benim şehrimde, benim misafirime saygısızlık mı ediyorsun?"

Fujih, kılıcını daha kınından tam çıkarmadan, gözle görülmeyecek bir hızla bir "kesme" hareketi yaptı. Kurdun kafası, gövdesinden ayrılarak yere düştü. Kan fışkırmadan önce kılıç kınına geri girmişti bile.

Hızını fark edemeyen Tokito bile hayran kalmıştı ama aynı zamanda içi ürpermişti.

T-Tek vuruşta... Ve biz kılıcı göremedik bile. Sadece bir parıltı... Eğer düşmanım olsaydı, şu an o kurdun yerinde ben olurdum. Sanırım önümde daha uzun bir yol var. Bir an önce güçlenmeliyim. O gözü aldım ama bedenim hâlâ zayıf.

Fujih, ceketine sıçrayan bir damla kana iğrenerek baktı.

"Kanı üzerime bulaştı. Pis kanlardan nefret ederim."

Sonra Tokito'ya dönüp gülümsedi.

"Beni affedin efendim. Size çocuk diyen, otoritenizi sorgulayan bir aptalı infaz etmek görevimizdir."

Tokito, Fujih'in gözlerinin içine baktı.

"Çocuk mu kandırıyorsun Fujih?"

"Anlamadım efendim?"

Aptala yatıyor ve gizliyor. O kurdu, konuşmasın diye öldürdü. Kesinlikle bize yalan atıyor. Şu an üzerine düşemem, gitmem lazım. Ordum hazır olmuştur. Ama kim olduğunu tam olarak bilmeliyim.

"Sen kimsin? Bana derhal kim olduğunu, gerçek yüzünü açıkla!"

Fujih üstündeki seyahat pelerinini çıkartarak yere attı ve kendisini tüm ihtişamıyla gösterdi. Orta uzunluktaki kuzgun siyahı saçı, kıyafetindeki asil kravat, altın işlemeli kılıcı ve omzunun üstünde bulunan rütbe püskülleri ona tamamen asil bir hava katıyordu. Efendisinin önünde diz çökerek onu karşıladı.

"Ben buranın efendisi, Dralon Hanesinin başı, Vikont Fujih Dralon. Sizi ağırlamaktan ve... korumaktan onur duyarım."

Tokito biraz daha ona baktıktan sonra gözü tutmamıştı. İçindeki ses "Kaç" diyordu. Bu yüzden ayrılmak için Kortus'un eteğini çekiştirdi.

"Akşam oldu, hadi geri dönelim Kortus. Buranın havası beni bozdu."

"Sizi ağırlamak benim için bir onurdu. Yine bekleriz." Fujih'in gülümsemesi, bir bıçak kadar keskin ve soğuktu.

Tokito çarşıdan çıkıp kaleye geri dönmüştü. Ordu, toparlanmış ve hazır bir şekilde kapı önünde toplanmıştı. Hepsi onu bekliyordu. Bu sefer lüks at arabasına üçü de bindi. Nanagi sağda, Kortus da solda oturdu. Nanagi, efendisiyle aynı seviyede oturmaktan biraz utanıyordu. Atlar hareket etmeye başlayınca, Dralon'un o boğucu atmosferinden uzaklaşmak Tokito'ya derin bir nefes aldırdı.

Tokito'nun Veldoria yolculuğu resmen başlamıştı. Orada, efsanelere konu olan eski büyü komutanıyla karşılaşacak mıydı? Büyü komutanıyla aralarında ne geçecek ve Tokito yeni gücünü kontrol edebilecek miydi?

Bir hata mı var? Şimdi bildir!
Yorumlar