Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 12 - Barış Görüşmeleri
Siyah kurtlar, ormanın içinde sessizce koşturarak potansiyel düşmanları ve tehlikeleri tespit ediyordu. Usami, tespit edilen en ufak bir tehdidi bile uzaktan yaptığı büyüyle ortadan kaldırıyor, yaralı ordusunun güvenli bir şekilde eve dönmesi için nöbet tutuyordu...
Savaş alanında toz ve duman yavaş yavaş dağılırken, Usami mağlup olan ordusunu geri çekilme düzenine sokmaya çalışıyordu. Askerlerin morali bozuktu, çoğu başını öne eğmişti. Ancak bu kasvetli hava, gökyüzünden gelen ani bir baskıyla daha da ağırlaştı.
Başlarını yukarı kaldıran askerler, güneşin önünü kapatan karanlık bir silüet gördüler. Havada süzülen, rüzgârda dalgalanan upuzun siyah kıyafetlere sahip, elinde kendisinden bile büyük, hilal şeklinde bir tırpan tutan bir şeytandı bu. Gözleri, yüzüne dökülen gümüş saçları yüzünden tamamen kapalıydı ama herkes onun her şeyi gördüğünü hissedebiliyordu. Bu, Vikont Xavier'dı.
Askerler, savaşın bitmediğini, aksine daha büyük bir felaketin geldiğini düşünerek paniğe kapıldılar. Fısıltılar çığlıklara dönüştü.
"Bu da ne? Ölüm meleği mi?"
"Hâlâ saldırıyorlar! Hepimiz öleceğiz!"
Xavier, aşağıdan yükselen korkuyu hissettiğinde hafifçe gülümsedi. Elindeki devasa tırpanı havada bir kez çevirdi. Silah, bir anda parlayarak küçüldü ve basit, tahta bir kürdan boyutuna indi. Xavier, bu ölümcül silahı bir şekerleme gibi ağzına atıp yuttu. Bu hareketi, gören herkesin kanını dondurmaya yetti.
Usami, yerde yaralı olmasına rağmen bu yeni gelenin aurasını hemen analiz etti. Bu adam... Beril'den bile daha tehlikeli. Tek başına tüm ordumu yok edebilir. Savaşarak kazanma şansımız sıfır.
Xavier yavaşça, bir tüy gibi süzülerek aşağı inmeye başladığında, Usami titreyen elleriyle beyaz resim paletini çağırdı ve savunma pozisyonu aldı.
Şeytan yere ayak bastığında, Yarı İnsan askerleri kılıçlarını çekerek etrafını sardılar. Ancak Xavier, kendisine doğrultulan yüzlerce silahı görmezden gelerek tek bir dizinin üstüne çöktü. Sesi, gürültülü savaş alanında bile net ve yankılıydı.
"Ben Şeytan Krallığı'nın yeni kral adayının adına gönderildim. İsmim Vikont Xavier. Amacım size saldırmak değil, kılıçlarınızı kınına sokun."
Askerler tereddüt etti. Bir şeytanın barış için gelmesi duyulmuş şey değildi. Ancak Usami, başka çareleri olmadığını bildiği için askerlerin arasından topallayarak çıktı.
Xavier, karşısında duran pembe saçlı, küçük kızı süzdü. Manası, fiziksel görünüşüyle tamamen tezat oluşturuyordu. A Seviye... Bu yaşta. Yarı İnsanlar gerçekten ilginç varlıklar.
Başını hafifçe eğerek, "Siz komutanları olmalısınız. Böylesine genç bir yetenekle tanışmak bir onurdur," dedi. Usami, paletiyle havada hızlıca bir hançer çizdi. Hançer gerçeğe dönüşüp Xavier'in boynuna dayandı. Xavier kıpırdamadı bile. Usami, hançerin ucunu Xavier'in çenesinin altına getirip başını kaldırmasını sağladı.
"Elçi... Barış için mi geldin? Eğer barış için geldiysen ben yardım edemem. Yetkim sadece savaşmak. Sınır görevlisine, Pelia'ya gitmen lazım."
Xavier, kızın tatlı yüzündeki o sert ve kararlı ifadeyi takdir etti.
"Beni o kişiye götürmenizi istiyorum. Geri çekilmeniz için tüm ordularımızı sınırdan çektik, size bir koridor açtık. Rahat rahat geri çekilebilirsiniz fakat ben yanınızda olmazsam, bazı... sabırsız birliklerimiz size saldırabilir. Sizi korumak için değil, onları durdurmak için sizinle gelmeliyim."
Usami, bu "koruma" teklifinin altındaki ince tehdidi anlamıştı. Yani diyor ki; 'Benimle iş birliği yapmazsanız, ordunuzu yok ederiz.'
Xavier onun için yürüyen bir felaketti ama ordusunun güvenliği için şeytanla anlaşma yapmak zorundaydı. İstemeye istemeye elini uzattı.
"Peki, dediğin gibi seni ona götüreceğiz. Oraya giderken güvenliğimiz size emanet. Bir askerimin burnu bile kanarsa anlaşma bozulur."
Xavier, küçük eli nazikçe sıktı. "Söz veriyorum."
Sınırın diğer tarafında, Pelia endişeden tırnaklarını yiyordu. Ordusuna sınırda beklemesini emretmişti ama kendisi yerinde duramıyordu. Eğer sınırı bir daha geçerlerse, bu topyekûn bir savaş demekti ve Şeytan Krallığı'nın tam gücüyle karşılık vereceğini biliyordu. Ellerini arkada birleştirmiş, volta atıyordu. Dokuz kuyruğu da gerginlikten kabarmıştı.
"Usami, neredesin? Lütfen başına bir şey gelmiş olmasın. Eğer o pembe saçlarına bir zarar gelirse, o şeytanların cehennemini başlarına yıkarım."
Pelia'nın endişesi, mantığının önüne geçmek üzereydi. Tam o sırada, sınırda bekleyen şeytan bölüğü hareketlendi. Pelia ve ordusunun önüne kadar, sanki bir kraliyet geçidiymiş gibi kırmızı bir halı serdiler. Pelia, bunun bir tuzak olduğunu düşünerek asasını çekti ve gardını aldı.
Şeytanların sınır komutanı öne çıktı.
"Merhaba, Yarı İnsan Komutanı. Endişelenmeyin, kılıçlarınızı indirin. Bizim karşı saldırımız, komutanınız Usami ile yapılan anlaşma neticesinde askıya alındı. Yolun güvenliğini sağlamak için yirmi bin şeytandan oluşan ordu, size eşlik edecektir."
"Sizlere nasıl güvenebilirim? Sınırımın güvenliğini sağlamam gerekiyor. Usami nerede?"
"Eğer size saldırmak isteseydik, şu an konuşuyor olmazdık. Vikont Xavier, sizinle anlaşma şartlarını görüşmek için bizzat Şeytan Kral adına geliyor. Komutanınız Usami kendisinin yanında."
Pelia, Usami'nin ismini duyunca biraz rahatladı ama "Şeytan Kral" lafı içindeki öfkeyi tetikledi. O ölmemiş miydi? Yine mi bir kral geliyor? Dişlerini sıkarak kendini sakinleştirdi.
"Peki, burada bekliyor olacağım. Ama ordum sınırımı geçtiği takdirde, sizinle barış görüşmelerine değil, savaşa başlarız."
"İşbirliğiniz için Şeytan Krallığı minnettarlığını sunuyor. Barışımızın her zaman daim olması dileğiyle."
Şeytan komutan selam verip geri çekildi. Pelia ise ufka diktiği gözlerini bir an bile ayırmadı.
Yolculuk sırasında Xavier, Usami'nin yanında yürüyordu. Etraftaki şeytan askerleri, Yarı İnsanlara korku salarken, Xavier'in varlığı bir denge unsuru oluşturuyordu. Xavier, Usami'nin sürekli yere baktığını ve omuzlarının çöktüğünü fark etti.
"Bir şey mi oldu küçük komutan? Zafer kazanamadın ama hayattasın. Bu da bir başarıdır."
Usami başını kaldırdığında yanakları utançtan kızarmıştı. Xavier'in o sakin, gümüş saçlı ve kapalı gözlü hali ona garip bir güven veriyordu.
"Sadece... Senin bizi öldüreceğin ihtimali beni korkutuyor. Şeytanların sözüne güvenilmez derler."
Xavier şaşkınlıkla duraksadı. "Siz insanlara ve yarı insanlara anlam veremiyorum. Bizler canavar değiliz, biz şeytanız. Bizim için emir ve verilen söz, yaşamdan daha değerlidir. Eğer bir şeytan söz verirse, sözünü ne olursa olsun tutar."
Bu sözler Usami'nin kalbine dokundu. Belki de bize anlatılan hikayeler yanlıştır. Şeytanlar da bizim gibi onurlu olabilir mi?
Sınır bölgesinin uç kısmına geldiklerinde, uzakta Pelia'nın silüeti göründü. Usami'nin yüzü bir anda aydınlandı.
"Pelia Abla!"
Xavier, kızın bu sevincini görünce, "Hadi, seni ona daha hızlı götürelim," dedi ve simsiyah, devasa kanatlarını açtı. Usami gözlerini kocaman açarak kanatlara baktı. Xavier, izin istemeden kızı kucağına aldı.
Askerler "Komutanımızı bırakın!" diye bağırsa da Usami elini kaldırarak, "Sorun yok, sadece önden gidiyoruz!" dedi.
Xavier, güçlü bir sıçrayışla gökyüzüne yükseldi. Rüzgâr yüzlerine vururken ikisi de aşağıyı seyrediyordu. Usami, düşmemek için Xavier'in boynuna sıkıca sarılmıştı.
"Uçmak nasıl bir duygu küçük tavşan? Yerden bakmaktan farklı değil mi?"
"Abartıldığı kadar güzel bir şey değilmiş. Rüzgâr gözlerimi yakıyor."
"Yalan söylemek iyi bir şey değildir küçük düşman. Gözlerin parlıyor."
"Ben de uçabilirim büyüm sayesinde. Sadece... şu an yorgunum."
"Aşağı bırakayım mı seni? Seni taşımak çok zor, çok ağırsın."
"Sakın yapma! Havada paletimi kullanamam, düşerim!"
"Hahahah, gördüğüm en dürüst ama en aptal yarı insan olabilirsin."
"Sensin aptal!"
Beraber gülerek sınırda bekleyen Pelia'nın yanına süzüldüler. Xavier yere yumuşak bir iniş yaptı ve Usami'yi bıraktı. Usami, ayakları yere değer değmez koşarak Pelia'ya sarıldı.
"Pelia Abla!"
Pelia da ona sıkıca sarıldı, gözyaşları kürkünü ıslatıyordu. "Neden beni dinlemedin aptal kız? Ölseydin ne olacaktı? Ben sensiz ne yapardım?"
Usami de ağlıyordu ama cevap veremedi. Sadece sarıldı.
Xavier, bu duygusal anı bozmak istemese de görevi vardı. Hafifçe öksürdü. Pelia hemen toparlandı, gözyaşlarını sildi ve asil duruşuna geri döndü.
Xavier elini uzatarak, "Memnun oldum Sınır Görevlisi. Ben Vikont Xavier. Şeytan Krallığı'nın elçisiyim."
Pelia, uzatılan eli tereddütle de olsa sıktı. "Ben Komutan Pelia. Bir şeytanla bu şekilde, savaşmadan konuşmak... garip."
Pelia onları çadırına davet etti. Çadır sadeydi ve gereksiz lüksten uzak, sadece işlevsel eşyalarla doluydu. Masanın üzerinde haritalar ve raporlar yığılıydı.
Pelia masasına oturdu, Xavier de karşısına geçti. Bacak, bacak üstüne atan Xavier, ortamdaki gerginliği umursamadan söze girdi.
"Şimdi iş konuşma zamanı."
Pelia ellerini masada birleştirdi, bakışları keskinleşti. "Sanırım buraya barış için gönderildin. Normalde kişisel çıkarım olsa hemen kabul ederdim, çünkü Usami'nin güvenliği benim için her şeyden önemli. Fakat burada imparatorluğumun onuru söz konusu. Neden saldıran taraf bizken ve yenilmişken, daha ilk savaştan barış istiyorsunuz? Bu bir tuzak mı?"
Xavier ciddileşti, bacaklarını indirdi ve odaya yayılan aurasını biraz daha ağırlaştırdı.
"Sizler bize saldırarak normalde topyekûn bir karşı saldırı için bizi kışkırtmış olurdunuz. Ve emin olun, bunu yapabilirdik. Ancak Şeytan Kral öldükten sonra oğlu tahta geçmek için yola koyuldu. Bizler şu anda iç işlerimizle ve asıl düşmanımız Tafavu İmparatorluğu ile meşgulüz. Ayrıca Büyücülerin Komutanı Rodius, bu topraklarda gereksiz kan dökülmesini istemiyor. Sizinle barış yapmak, şu an için iki tarafın da çıkarına."
Pelia, karşısındaki şeytanın zeki ve tehlikeli olduğunu biliyordu.
"Peki bunun bize yararı ne olacak? Askeri güç olarak karşılaştığımız zararı, kaybettiğimiz onuru nasıl telafi edeceksiniz?"
Xavier ayağa kalktı, masaya eğildi ve fısıldar gibi ama tehditkâr bir sesle konuştu.
"Bizler size saldırmayacağız Pelia. Bundan daha iyi bir kazanç, daha büyük bir lütuf bulabilir misin?"
Pelia yutkundu. Bu bir teklif değil, bir ültimatomdu. Danışmanına işaret etti.
"O halde anlaşma koşullarını yazalım. İlk koşul: Yarı İnsan İmparatorluğu 5 sene boyunca bize saldırmayacak. İkinci koşul: Saldıran taraf olduğunuz için bize 500 altın savaş tazminatı ödeyeceksiniz."
Pelia başını salladı. "Kabul. Bizim koşulumuz: Kaybeden ordunun sınırlarınızı terk etmesine izin vereceksiniz ve Şeytan Krallığı, tazminat ödendikten sonraki 5 yıl boyunca sınırlarımızda herhangi bir askerî harekât yapmayacak."
"Gayet uygun koşullar. Şeytan Kralın oğlunun verdiği yetkiye ve kendi yetkime dayanarak anlaşmayı onaylıyorum."
İmzalar atıldı, mühürler basıldı. Tarihi bir an yaşanmıştı.
Dönüş yolunda, Pelia'nın at arabasında Usami ile karşılıklı oturuyorlardı. Usami dalgın bir şekilde camdan dışarı bakarken, Pelia gözlerini ondan alamıyordu. Usami bunu fark edip döndüğünde, Pelia yakalanmış gibi kızardı.
"Neden utandın Pelia abla? Yüzün domates gibi oldu."
"Ben utanmıyorum... Sadece seni izliyordum."
Usami yanına oturup başını omzuna yasladı.
"Neden son anına gidiyormuş gibi savaştın Usami? Kendini feda etmeye çalışıyordun."
"Ben sadece imparatorluğun komutanı olmanın gerektirdiği görevleri yerine getirdim. Bir komutan askeriyle ölür."
"Senden sadece savaşman istendi Usami, aptal bir şekilde ölmen değil! Sen bir araç değilsin!"
"Eğer tecrübe edinmezsem, acı çekmezsem Cennetin İnfazcılarına layık birisi olamam! Babam gibi olamam!"
"Öyle olman gerekmiyor. Sırf güçlü bir büyüyle doğdun diye bu kadar yük taşıman haksızlık."
"Sen ne dersen de imparatorluğa canımı adadım ben. Liderimiz beni öldürse bile devam edeceğim."
Pelia'nın gözleri doldu. Usami'yi omuzlarından tutup kendine çevirdi.
"Neden seni sevenleri dinlemiyorsun Usami? Savaşta düşmanın seni öldürseydi ben ne yapardım? Hiç düşündün mü?"
"Bunları düşünerek nasıl savaşacağım? Duygular zayıflıktır! Savaşta güçlü olan kazanır ve ben kaybettim. Ölmem gerekiyordu, buna sevinmen gerekmez mi! Onurumla ölecektim!"
Pelia dayanamayıp Usami'ye sıkıca sarıldı. Gözyaşları Usami'nin pembe saçlarına damlıyordu.
"Kendine böyle söyleme Usami! Sen bir silah değilsin, sen benim en sevdiğim kızsın. Annen ve babanın kanını taşıyan küçük bir tavşansın. Tavşanlar özgür olmalı, çayırlarda koşmalı ama sen özgür olmak istemiyorsun, kendini kafese kapatıyorsun."
Usami, Pelia'nın titreyen sırtını sıvazladı. Sert kabuğu kırılmış, içindeki çocuk ortaya çıkmıştı.
"Merak etme anne... Ben güçlüyüm. Ölen ailemin kanlarını yerde bırakmak bir kıza yakışmaz ama... senin için yaşayacağım."
Pelia şaşırarak Usami'yi geri çekti ve yüzüne baktı. "Bana... anne mi dedin?"
Usami'nin yüzünde saf, sıcak bir gülümseme belirdi. "Evet. Sen benim annem kadar iyisin, beni koruyorsun, bana kızıyorsun, beni seviyorsun. Anne demek olmaz mı?"
Pelia tekrar Usami'ye sarıldı, bu sefer mutluluktan ağlıyordu. "Seve seve... Seve seve annen olurum. Yeter ki o gülümsemeni eksik etme. Seni her şeyden koruyacağım kızım."
Beraber sınır şehrine giden ikili, bu zorlu yolculukta sadece bir savaşı değil, kalplerindeki savaşı da bitirmişlerdi. Ancak onları bekleyen bir gelecek ve hesap vermeleri gereken korkutucu bir lider vardı... İmparatorluğun sahibi, bu başarısızlığı nasıl karşılayacaktı? Bu sorunun cevabı, şehrin kapılarının ardında onları bekliyordu.