Novel Türk > Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 11 - Vikont Beril'in Gerçek Gücü

Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 11 - Vikont Beril'in Gerçek Gücü

Savaş meydanı, Usami'nin büyüsüyle çağırdığı devasa ayının kükremesiyle sarsıldı. Kâğıt ve mürekkepten oluşmasına rağmen, bu canavarın kahverengi kürkü rüzgârda dalgalanıyor, gözlerinde saf bir öfke parlıyordu. Yere bastığı her adımda toprak titriyor, zırhlı askerler dengesini kaybediyordu. Ancak Şeytan Ordusu, bu korkunç manzaraya rağmen geri adım atmıyordu; onların damarlarında korku değil, savaş arzusu akıyordu.

Usami, pembe kıyafetleri içinde savaşın ortasında tezat bir görüntü oluştururken, küçük parmağıyla düşman hattını işaret etti. Sesi, gürültünün arasında şaşırtıcı derecede netti.

"Saldır ayıcık ve onları dümdüz et! Onlara sanatın ağırlığını göster!"

Ayı, arka ayakları üzerine kalkıp devasa bir gölge düşürdü ve ardından bir deprem oluştururcasına zemini sallayarak hücuma geçti. Pençeleri havayı yararken çıkardığı ses, fırtınayı andırıyordu.

Düşman ordusu da karşı saldırıya geçtiğinde büyük savaş resmen başlamış oldu. Çelik çeliğe çarpıyor, büyü patlamaları gökyüzünü rengarenk ama ölümcül bir tabloya çeviriyordu. Çığlıklarla savaşan askerlerin yankıları, Vexia'nın çevresindeki kadim ormanların derinliklerinden bile duyuluyordu.

Savaşın kalbinde, Vikont Beril, uzakta duran Usami'yi gözüne kestirmişti. Mavi ceketi kan ve tozla kirlenmiş olsa da duruşundaki asaletten hiçbir şey kaybetmemişti. Kırmızı mızrağını iki eliyle kavradı, kasları gerildi.

"Oyun bitti küçük kız!"

Beril, bir kanguru gibi zıplayarak mızrağını Usami'ye fırlattı. Mızrak havada ıslık çalarak ilerlerken arkasında kırmızı bir mana izi bırakıyordu. Usami, tavşan çevikliğiyle son anda yana sıçrayarak ölümden kıl payı kurtuldu. Havadayken bile dengesini koruyarak beyaz kağıdına resim çizmeye başladı. Fırçası o kadar hızlıydı ki, gözle takip etmek imkansızdı.

Bu sefer çizdiği şey bir hayvan değildi; kendisine doğru gelen ölümcül mızrağın birebir kopyasıydı.

Usami'nin büyüsü, "Yansıma Sanatı", çizdiği nesnelerin görünüşünü kusursuzca kopyalayıp onları kendi iradesiyle hareket ettirmesini sağlıyordu. Tek zayıflığı, nesnenin büyülü özelliklerini değil, sadece fiziksel formunu taklit edebilmesiydi. Yine de Beril'in kendi mızrağına tıpatıp benzeyen bir silahın Usami'nin solunda havada asılı durması, tecrübeli komutanın kafasını karıştırmaya yetmişti.

Benim mızrağımı nasıl kopyalayabilir? Bu kızın kullandığı büyüyü hiç görmedim. Sanki bir savaşçı aurası var ama büyücü gibi savaşıyor. Mızrağımı bana karşı mı kullanacak? Yoksa bu bir tuzak mı?

İçinden konuşan Beril, kafasında dönüp duran stratejik hesaplamalara fazla takılmıştı. Bir anlık tereddüdü, Usami'ye fırsat verdi. Mızrağıyla Usami'ye doğru atıldığında, Usami sağ elinin işaret parmağıyla Beril'i, sanki yaramaz bir çocuğu azarlar gibi işaret etti.

"Kendi silahınla yüzleş! İmha et onu mızrağım."

Beril, Usami'ye yaklaşmak için önce havada süzülen kopya mızrağı aşmak zorundaydı. İki mızrak havada çarpıştığında çıkan metalik ses kulakları sağır etti. Beril kopya mızrakla uğraşırken, savaş alanının diğer ucunda Usami'nin dev ayısı, şeytan ordusunu dağıtıyordu. Sıradan askerler bu canavarı durduramıyordu.

Şeytanlar, artık kozlarını oynama vaktinin geldiğini anladılar. Borular öttü ve ön taraflardan gelen boğuk bir sesle Gargantua çağrıldı.

A seviye bir canavar olan Gargantua, 13 metre uzunluğa sahip, devasa bir Ork'tu. Vücudu kırmızı ve siyah dövmelerle kaplıydı, kasları çelik halatlar gibi gergindi. Elindeki topuz, bir evi tek vuruşta yıkabilecek büyüklükteydi.

Gargantua savaş alanına girdiğinde hem dost hem düşman askerler korkuyla geri çekildi. Usami, ayısının karşısına dikilen bu dağ gibi yaratığı görünce yutkundu.

Bunu mu saklıyorlar? Gerçekten çok büyük duruyor. Benim ayım yanında oyuncak gibi kaldı. Eğer komutanları mızraktan kurtulursa ve bu canavar da serbest kalırsa, bizim işimizi bitirirler.

Beril hâlâ kopya mızrakla mücadele ederken, Usami dikkatini Gargantua'ya yöneltti. Gargantua, ayının iki elini de devasa avuçlarıyla kavrayarak onu geriye doğru itmeye başladı. Mürekkep ayı acı içinde kükrüyor, formu bozulmaya başlıyordu. Usami, hızlıca resim büyüsüyle gri bir orman kurdu çağırdı ve üzerine atladı. Kurt, rüzgâr gibi koşarak Usami'yi Gargantua'nın olduğu yere taşırken, Usami yeni bir çizim yapmaya hazırlanıyordu.

Ancak Beril, kopya mızrağı parçalamayı başarmıştı. Usami'nin dikkatinin dağıldığını gören Beril, insanüstü bir hızla aradaki mesafeyi kapattı ve mızrağını savurdu.

Keskin bir acı ve sıcaklık... Usami, elinin olduğu yerde artık sadece boşluk ve fışkıran kan olduğunu fark ettiğinde çığlık bile atamadı. Kopan elinden çıkan kanlar yüzüne sıçradı. Başını soluna çevirdiğinde Beril'in simsiyah, devasa kanatlarının gölgesi üzerine düşmüştü. O an hissettiği ölümcül aura, Usami'nin nefesini kesti. Korkuyla sıçrayarak geriye çekildi ama dengesi bozulmuştu.

"E-Elim? Elimi neden kestin! Nasıl mızrağımdan kurtuldun! O kusursuz bir kopyaydı!"

Beril, kanlı mızrağını yere doğru silkeledi. Gözlerinde ne nefret ne de acıma vardı; sadece saf bir savaşçının soğukluğu okunuyordu.

"Sanırım savaş tecrüben yok küçük kız. Bu dünyada bir savaşta, düşman komutanını öldürmeden başka hedeflere dikkatinin kaymasına izin verirsen ölürsün. Senin mızrağından kurtulmadım, sadece büyülü silah Herkül'ün eşsiz yeteneği Çifte Yanılsama sayesinde, sanki hâlâ savaşıyormuşum gibi bir izlenim yarattım. Sen gölgemle savaşırken, ben senin yanına geldim."

Usami'nin bir yandan gözleri titrerken diğer yandan hareket etmesi için komut verdiği ayakları, ona itaat etmiyordu. Kan kaybı ve şok, zihnini bulandırıyordu. Titreyen Usami'ye doğru ağır adımlarla gelen Beril, mızrağını kaldırarak onun kalbine saplanacak bir hizaya getirdi.

"Oyun bitti."

Küçük kız hareket edemeyecek kadar korkuyordu ve bu acizlikten nefret ediyordu. Usami'ye bitirici vuruş gelirken, Yarı İnsan ordusundan genç bir asker, komutanını korumak için tereddüt etmeden önüne atladı.

"Komutanım!"

Mızrak et ve kemiği delip geçti. Usami, önünde ölen askerin yüzünü gördüğünde zaman durdu. Asker, acı çekmesine rağmen Usami'ye bakarak gülümsüyordu. Sanki "Sizi korudum" der gibiydi. Askerin cansız bedeni Usami'nin kucağına düştü. Sıcak kanı, Usami'nin pembe kıyafetine karıştı.

Usami, ölen askeri kucağındayken kaldırıp yavaşça, sanki uyuyan bir bebekmiş gibi yere yatırdı. Gözlerinden yaşlar süzülürken fısıldadı.

"Şimdi anlıyorum... Pes etmek değil, burada sınırlarımızı aşmamız lazım. Sizin fedakarlığınız boşa gitmeyecek."

Beril, küçümseyici bakışlarıyla karşısındakinin acınası halini süzdü. Mızrağını yere batırıp savaş meydanını inleten bir sesle haykırdı.

"Sizler bize saldırarak en büyük hatayı yaptınız! Şeytan Kral ölümüne gittiği vakit bu ülke bize emanet edildi. Siz haşereler topraklarımıza elinizi dahi süremezsiniz! Bu topraklar şeytan kanıyla sulandı, sizin gibilere mezar olur!"

Usami, titreyen bacaklarına rağmen ayağa kalktı. Gözlerindeki korku gitmiş, yerini deliliğe varan bir kararlılık almıştı. Sağlam kalan eliyle fırçasını havaya kaldırdı.

"Sanat Büyüsü: Hayal Diyarı!"

Büyü aktif olduğunda, savaş meydanının o kasvetli, kanlı görüntüsü bir anda silindi. Beril, kendini gökyüzünün pamuk şekerden olduğu, zeminin yumuşak bulutlarla kaplı olduğu pembe bir dünyada buldu. Etrafta devasa peluş ayılar, kurmalı askerler ve şekerden kaleler vardı.

Beril etrafına baktı, kimseyi göremedi. "Bu da ne? Çocuk parkı mı?" diye mırıldanarak mızrağını yere koydu ve bağdaş kurarak oturdu. Bu illüzyonun onu oyalayamayacağını düşünüyordu.

Bir süre sonra, şekerden bir kalenin kapısı açıldı ve simsiyah bir kıyafetle Usami çıktı. Artık o neşeli, pembe tavşan kız gitmiş; yerine intikam isteyen karanlık bir sanatçı gelmişti.

"Bu büyüyü kullanmam yasaktı... Çünkü bu diyarda kuralları ben koyarım. Burada kararımızı vereceğiz Beril. YA SEN YA DA BEN!"

Beril ayağa kalkarak mızrağını eline çağırdı. Ortam ne kadar saçma olursa olsun, rakibinin öldürme niyetini hissedebiliyordu. Usami, etrafında bulunan binlerce oyuncağa bağırarak emrini verdi.

"Hayal dünyası, saldırın! Onu parçalayın!"

Tüm o sevimli oyuncaklar, peluş ayılar, tahta askerler bir anda form değiştirdi. Her biri keskin birer bıçağa, ölümcül birer silaha dönüştü ve Beril'e doğru bir metal fırtınası gibi uçmaya başladılar.

Beril mızrağını bir pervane gibi sallayarak her birini kesse de oyuncaklar ardı ardına, bitmek bilmeyen bir dalga halinde geliyorlardı.

"Bu velet... Gücünü hafife almışım."

Karşısında duran tatlı Usami'nin kararlılığına saygı duyduğu için artık tam gücüyle, ciddi bir şekilde savaşıyordu. Usami, yüzünde çarpık bir gülümsemeyle onu izlerken, Beril kanatlarını tekrar çıkararak havalandı ve oyuncak selinin üzerinden Usami'ye doğru uçmaya başladı.

"Seni buldum!"

Usami'ye yaklaştığı, mızrağını saplamak üzere olduğu o kritik saniyede, Beril karnında soğuk bir acı hissetti. Aşağı baktığında, kendi mızrağının bir kopyasının karnından çıkıp sırtına doğru uzandığını gördü.

Kan tüküren Beril, ne olduğunu anlamadan havada asılı kaldı. Usami, kahkaha atarak ona yaklaştı.

"Burası benim hayal dünyam Beril... İstediğim her noktada, her an bir silah yaratabilirim. Senin mızrağını, senin içinde hayal ettim."

Beril, son bir güçle ayaklarını kullanarak Usami'yi itti ve mızrağı karnından çıkardı. Yara ölümcüldü ama Beril gülümsüyordu.

"Kaybettin."

Usami şaşkın bir şekilde "Ne?" diyemeden, Beril'in kan kaybeden bedeni bir duman gibi yok oldu. Usami panikle etrafına bakınırken, Beril'in gerçek bedeni, Usami'nin tam arkasında, gölgesinin içinden belirdi.

"Hayal dünyan güçlü ama zihnin hâlâ bir çocuğunki gibi dikkatsiz."

Beril, elinin tersiyle Usami'nin boynuna sert, bayıltıcı bir darbe vurdu.

Usami'nin gözleri kararırken, son duyduğu şey Beril'in fısıltısıydı. Onu kollarıyla tutan Beril, Usami'nin baygın, masum yüzüne bakarak konuştu.

"İyi bir savaştı küçük tavşan. Potansiyelinden dolayı seni şimdi yok etmem lazım... Fakat bencil olsam da bu kadar yetenekli bir sanatçının ölmesine izin vermeyeceğim. Bu güçlü büyün daha iyi bir sonu hak ediyor."

Usami bayıldığı anda, pembe gökyüzü parçalanarak döküldü ve hayal dünyası tamamen çöktü. İkisi de kan ve çamur kokan gerçek dünyaya geri döndüler. Usami'nin düştüğünü gören askerler, çığlıklar atarak komutanlarını kurtarmak için ileri atıldılar. Büyü bozulmadan önce Usami'nin kesilen eli iyileşmişti ama bilinci kapalıydı.

Usami bayıldığı için devasa ayı ve diğer illüzyonlar da mürekkep damlalarına dönüşerek yok olmuştu. Lidersiz kalan ve canavarlar karşısında çaresiz kalan Yarı İnsan İmparatorluğu ordusu, geri çekilme borularını çaldı. Savaş, Şeytanların zaferiyle sonuçlanmıştı.

Beril, düşman ölülerine mızrağını saplayarak, kaçan ordunun arkasından gürledi: "Sizleri bir daha ağırlamaktan memnuniyet duyarız yarı insanlar! Ama bir dahakine mezarlarınızı kazıp gelin!"

Şeytanlar zaferlerini kutlayarak, silahlarını kalkanlarına vurmaya başladılar. Gargantua, o korkunç dev formundan çıkarak 160 santim boyunda, tıknaz bir askere dönüştü. Asıl formu küçük bir kız olan Gargantua'nın sırtına vuran askerler, "Savaşın en havalısı sensin! O ayıyı nasıl da ezdin!" diyerek tezahürat yaptılar.

Gargantua'nın yüzü kızardı, utangaç bir şekilde yere baktı. Beril yanına gelip Gargantua'nın ellerinden tuttu ve yüzüne bakarak konuştu.

"Gargantua, senin gücün ve cesaretin sayesinde bu savaşı kazanmamız mümkün oldu. Sen bu ordunun kalkanısın."

Gargantua utancından yüzünü sola çevirerek, "Ne zaman isterseniz efendim, sizin işinize yaramak benim için bir onur ve mutluluk," dedi.

Beril, Gargantua'yı kollarıyla tutup havaya fırlatarak "Çok yaşa Şeytan Krallığı, çok yaşa Gargantua!" sloganlarıyla bağırmaya başlayınca, askerler coşkuyla Beril'in etrafında toplanıp Gargantua'yı omuzlarda taşımaya, havaya fırlatmaya başladılar. Kahkahalar ve zafer çığlıkları birbirine karıştı.

Ancak savaş sevinci dindikten sonra, gerçek yüzüne vurdu. Şeytanlar ağır kayıplar vermişlerdi. Ölen askerlerini bir yerde, devasa bir dağ şeklinde topladılar. Tüm ordu, tek bir vücut gibi dizlerinin üstüne çöktü. Sessizlik, savaşın gürültüsünden daha ağırdı. Beril, elindeki meşaleyle ölü asker dağına yaklaştı ve ateşi verdi. Alevler gökyüzüne yükselirken, tüm askerler başını eğerek yoldaşlarını son yolculuklarına uğurladılar.

Tam bu sırada, gökyüzünden gelen yoğun ve baskıcı bir aura, yas tutan askerlerin tüylerini diken, diken etti. Beril yüzünü çevirerek gökyüzüne baktığında, bulutların arasından süzülen bir silüet gördü.

Upuzun ve gözlerini kapatan siyah saçlarıyla, rüzgârda savrulan topuklarına kadar inen kıyafetiyle ve beyaz, çizgili boynuzlarıyla havada asılı duran Vikont Xavier, bir ölüm meleği gibi yavaşça alçalmaya başladı. Yere indiğinde, adımları ses çıkarmıyordu. Beril'in yanına doğru yürüdü ve ona elini uzattı. Beril, aynı rütbede olan vikonta saygıyla elini uzattığında Xavier elini tutup sıkıca sıktı.

"Zaferin için tebrikler Vikont Beril. Savaşı kazandığın için bu sınırımız artık daha güvende. Kraliyet seninle gurur duyacak."

"Bu zafer benim değil, kanını döken tüm ırkımızın. Onu boş ver, 'bu sınırımız' derken ne kastettin? Başka bir sorun mu var?"

Xavier'in yüzündeki ifade değişmedi, her zamanki gibi donuktu.

"Ölen kralın oğlu... Şeytan Kral adayı dediğimiz kişinin bulunduğu bölgeye doğru General Guter gidiyormuş. Olası sorunlara karşı vikontlar seni görevlendirdi."

"General Guter mi? Generalin neden oraya gittiğini tahmin etmek zor değil. Ama neden orası?"

"Vikont Koloton şu anda Loropis bölgesinde değil, başkentte önemli bir konsey toplantısında. Guter, bu boşluktan faydalanıp onun bölgesine, Kral'ın olduğu yere doğru gitti. Vikont Momoi durumu fark edip Vikont Fujih'i uyardı ama güvenmiyor. Senden ricam, oraya gidip durumun kontrolünü eline alman. Biz Loropis bölgesiyle ve konsey işleriyle meşgulüz."

"Gidebilirim fakat Vikont Momoi neden bizzat gitmedi? O, Kral'a benden daha sadıktır."

"Momoi her zamanki gibi saçma bağlılığıyla, 'Ben oraya gitmem, efendim buraya gelecek, ben hazırlık yapmalıyım' dedi. İnatçı herif. Tahminime göre Guter ile Kral'ın korumaları arasında bir çatışma çıkarsa, o bölgenin kahramanı da işin içine girebilir. Durum çok karmaşık. Sen derhâl General Guter'i Loropis'e getir. Onsuz bir şey yapmak zor olacak."

Beril, dizlerinin üstüne çökerek bu görevi kabul ettiğini, sadakatinin sarsılmaz olduğunu gösterdi. Xavier, cevabı aldıktan sonra kanatlarını açtı ve gecenin karanlığına karışarak tekrar uçmaya başladı. Herkes kendi görevine dağılırken, Beril efendisine ve o küçük çocuğa ne olduğunu merak ediyordu.

Beril, efsanevi silahı Herkül'ü sırtından çekerek iki eliyle gözünün hizasına getirdi. Metalin soğukluğunu alnında hissetti. Gözlerini kapatarak mızrağı havada bir yay çizecek şekilde salladı ve keskin tarafını toprağa sapladı. Askerler, liderlerinin bu yeminine şahitlik etmek için ona döndüğünde, Beril yüzünü yıldızlı gökyüzüne çevirdi.

"Bekleyin beni efendim... Bu savaş bitti ama asıl savaş yeni başlıyor. Tekrardan yanınıza geleceğim ve kalkanınız olacağım."

Şeytan ordusu toplanıp geçici üsse dönmeye başlamıştı.

Diğer tarafta, Yarı İnsan İmparatorluğu kampında hüzün ve sessizlik hakimdi. Mağlup edilmişlerdi. Bir sedyede, sargılar içinde yatan Usami'nin parmakları hafifçe kıpırdayınca, başında bekleyen askerlerden biri sevinçle bağırdı.

"Komutan Usami uyanıyor! Şifacıyı çağırın!"

Askerler, yaralıları ağaçların gölgelerine yatırmış, efendileri için derme çatma da olsa korunaklı bir çadır kurmuşlardı. Şifacılar koşarak çadıra girdiler ve Usami'nin kalan yaralarını büyüyle tedavi etmeye başladılar. Usami, kirpikleri titreyerek yavaş yavaş gözlerini açtı. İlk gördüğü şey, çadırın tavanındaki yırtıklardan sızan ışıktı.

Korumalarını etrafında, başları öne eğik halde görünce zorla oturur pozisyona geldi. Askerler, utançla ellerini kalplerine koyarak başlarını daha da eğdiler. İçlerinden biri, sesi titreyerek konuştu.

"Özür dileriz Komutan Usami... Sizi düşman komutanıyla savaşırken koruyamadık. Sizi yalnız bıraktık."

Gözlerini ovalayarak açan Usami, etrafında bulunan gri zırhlı, yaralı ve yorgun askerlere bakıyordu. Askerlerin hepsi ona endişe ve suçluluk dolu gözlerle bakakalmışlardı. Usami, yavaşça dik konuma gelmeye çalışınca askerler hemen atılıp kolundan tutarak yardım ettiler.

Usami tamamen kalkınca sedyeden aşağı zıplayarak inmişti ama bacakları titriyordu. Etrafında bulunan askerler düşmemesi için ona destek oldular. Tilkiye benzeyen yaşlı bir asker, Usami'nin önünde diz çöktü.

"Komutanım kalkmanız uygun değil. Yaralarınız kapansa da dinlenmeniz gerekiyor. Çok kan kaybettiniz."

Usami onu dinlemeden nazikçe eliyle kenara itti. Pembe saçlarını düzelterek, parçalanmış ve kirlenmiş kıyafetindeki tozları silkeledi. Çadırın girişindeki kumaşı titreyen eliyle açarak dışarı çıktığında, ordunun gerçek halini gördü.

Manzara korkunçtu. Tüm ordu onun emriyle girdiği savaşta perişan olmuştu. Askerlerin zırhları parçalanmış, vücutları sarılmıştı. Bazıları, ölen dostlarının zırhlarını ve silahlarını toplayıp siyah kumaşlara sarıyor, sessizce ağlıyordu. Havada kan ve yanık et kokusu vardı.

Usami'nin midesi kasıldı. Eliyle ağzını tuttu ama nafileydi. Direkt kusmak üzereydi. Hızla çadırın kenarına geçerek midesindekileri boşalttı. Midesinden çıkanlar kendi kanıydı ve bunu görünce gözleri dehşetle açıldı. Geriye doğru sendelediğinde, çadırı koruyan askerlerden birine çarptı. Zihni bulanıktı, kafası iyice bir çorba gibi olmuştu.

Bu yıkım, bu acı... Hepsi onun "resim yapma" isteği yüzündendi. Bu durum için kendisini suçlayan Usami, olduğu yere çömeldi, küçücük kaldı. Elini kafasının üstüne koyarak saçlarını çekiştirdi.

"Hepsi benim suçum... Yine her şeyi mahvettim. Sadece oyun oynamak istemiştim... Onlar benim yüzümden öldü."

Kendisine kızıyor, hıçkırarak ağlıyordu. Askerler, komutanlarının bu halini görünce ellerinde bulunan kılıçları ve mızrakları yere sapladılar. Rütbeyi, protokolü bir kenara bırakıp efendilerine doğru koştular ve ona sarılmaya başladılar.

Etrafta bulunan tüm askerler, bir yumak gibi ona sarılıyordu. Usami, yaşlı gözlerle hepsine bakarak bağırdı.

"Ben sizin dostlarınızın ölmesine neden oldum! Ben başarısız bir komutanım! Neden hâlâ bana sarılıyorsunuz? Benden nefret etmeniz gerekirdi!"

Askerlerin hepsi, bir ağızdan konuşmaya başladı. Seslerinde öfke değil, sadakat vardı.

"Senin suçun değil Komutanım!"

"Biz güçsüz olduğumuz için komutanımız savaşırken onu koruyamadık! Suç bizde!"

"Bu savaşı sen değil biz kaybettik, kendini suçlama! Sen bizim için savaştın!"

Her yerden Usami'ye destek sözleri yağıyordu. Usami, gözyaşlarıyla sırılsıklam olan yüzünü pembe, yırtık kıyafetine silerek burnunu çekti.

"Sizleri seviyorum... Hepinizi çok seviyorum aptallar."

Tüm askerler, efendilerinin bu sözüyle daha da duygulandılar. Onlar, bu küçük kız için ölmeye dünden razıydılar.

Usami, askerlerin yardımıyla ayağa kalkarak hepsinin yüzlerine tek tek baktı. Yarı insanların hepsi, onun sahip olduğu gücün ve kalbin değerini biliyorlardı. Asker olmanın gerektirdiği fedakârlığın, zaferin de yenilginin de ortak olduğunun farkındalardı.

Askerler efendilerini ayakta ve nispeten iyi gördükten sonra, tekrar geri çekilmek için toparlanmaya devam ettiler. Çadırlarda bulunan ağır yaralı askerler tedavi ediliyordu, hafif yaralı veya yarası olmayanlar sedyeleri taşıyor, malzemeleri topluyordu.

Olası bir karşı saldırı için sınır şehrine acil durum habercisi gönderilmişti. Haberin ulaşması üzerine atıyla dörtnala koşturan Pelia, Usami'ye doğru destek kuvvetlerle yoldaydı. Usami ise, ordusunu korumak için son gücünü kullanarak beyaz resim paletini çıkardı. Titreyen elleriyle yüzlerce gözcü kurt çizdi ve hepsini ormanın her bir tarafına gönderdi.

Bir hata mı var? Şimdi bildir!
Yorumlar