Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 10 - Küçük Komutan
Yarı İnsan İmparatorluğu'nun sınır bölgesi olan Vexia'da, güneşin son ışıkları yerini alacakaranlığın griliğine bırakırken hummalı bir ordu hazırlığı vardı. Demirci ocaklarından çıkan kıvılcımlar gökyüzüne yükseliyor, zırhların ve kılıçların birbirine çarpma sesi şehrin her köşesinden duyuluyordu. Şeytanlarla savaşa girecekleri için askerlerin yüzlerinde gergin bir ifade, gözlerinde ise ölüm korkusu vardı. Ancak ordu komutanı, bu kasvetli havanın tam tersine epey bir neşeli duruyordu.
Orduda tecrübeli, yüzü yara bere içinde yaşlı bir komutan beklenirken, ordunun asıl komutanı bir çocuktu. Usami isimli bu tatlı kız, savaş meydanından çok bir çiçek bahçesine aitmiş gibi görünüyordu. Pembe, fırfırlı detaylara sahip bir kıyafeti, uzun tavşan kulakları ve arkasında pofuduk bir kuyruğu vardı. Tavşan ırkından olduğu için yerinde duramıyor, sürekli zıplıyordu. Vexia'nın lideri Pelia, surların tepesinden onu izlerken hem gülümsüyor hem de derin bir hüzünle iç geçiriyordu.
"Ne kadar da enerjik bir kız. Aynı babası gibi... Savaşın soğukluğu bile onun ateşini söndüremiyor."
Küçük Usami etraftaki tezgâhlara göz gezdirirken, sanki bir panayır yerindeymiş gibi neşeliydi. Bir tavşan gibi zıplayarak etrafta dolaşıyor, bileme taşında kılıcını keskinleştiren askerlerin yanına gidip onlara takılıyordu.
"Hey asker! O kılıcı öyle tutarsan düşmanı değil, kendi ayağını kesersin!"
Askerler, bu küçük komutanın şakalarıyla biraz olsun gevşiyor, yüzlerinde buruk bir tebessüm oluşuyordu. Daha bir çocuk olmasına rağmen bazı şeyleri, özellikle moral vermeyi çok iyi biliyordu.
Pelia, muhafızlarıyla birlikte sessizce Usami'nin arkasından yaklaştı ve zarif eliyle omzuna hafifçe dokundu. Usami, bir refleksle kulaklarını dikip arkasına döndüğünde en sevdiği kişiyi gördü. Yarı tilki olan Pelia; rüzgârda dalgalanan dört tane uzun ve kırmızı kuyruğu, sarı ve beyaz karışımlı ipek kimonosu ve elinde tuttuğu, ucunda mavi bir küre parlayan asasıyla karşısındaydı. Pelia'nın varlığı, kaotik pazar yerine bir asalet getirmişti.
"Aaaa, sizin burada ne işiniz var Komutan Pelia?"
"Senin gibi küçük bir komutan nasıl savaşa geldi? Normalde savaşmaman gerekmez mi? Sütünü içip uyuman gereken saatte buradasın."
"Benim ülkenin en iyi komutanlarından biri olduğumu unuttunuz mu? Sütümü zaferden sonra, düşmanların gözyaşlarıyla karıştırıp içeceğim!"
"Nasıl unutabilirim Usami hahahah. Eh, bugün plansız bir savaş yapacaksın. Hazır mısın?"
"O kadarını biliyorum. Merak etme hepsinin kıçlarını tekmelerim heheheh." Usami havaya bir tekme savurarak ciddiyetini göstermeye çalıştı ama bu sadece sevimliliğini artırdı.
Pelia içinden karşısındaki küçük tavşan hakkında endişelerini düşünüyordu. Gözleri, Usami'nin pembe kıyafetlerinin altındaki muazzam manayı görebiliyordu.
Gerçekten büyük bir potansiyele sahip. Büyüsüne karşı savaşmak zorunda olsaydım, benim gibi deneyimli bir büyücü bile kesin bir ölüm yaşardı. Efendimiz neden bu kadar büyük bir potansiyeli, sadece bilgi almak ve sınırları test etmek için kullanıyor? Karşısında savaşacağı şeytan sınır komutanı Beril olmalı. O adam, acımasızlığıyla bilinir.
"Ne düşünüyorsun yine Komutan Pelia? Kuyrukların aşağı düştü, üzgün müsün?"
Pelia irkildi, hemen gülümsemesini takındı. "Sen çok tatlı bir kızsın. Düşüncelerim bir an senle doldu."
"Beni utandırıyorsun... Çok tatlıyım değil mi? Düşmanlar bile bana vurmaya kıyamayacak!"
Usami tatlı bir gülümsemeyle onun yüzüne bakınca Pelia gülümsedi fakat sonradan boğazında düğümlenen hıçkırığı tutamadı. Gözünün yaşlarını saklamak için hızla arkasına döndü. Usami, tilki kulaklarının neden düştüğünü anlamadığı için şaşkın bir yüz ifadesiyle arkasından bakmaya başladı.
"Ne oldu Komutan Pelia? Kötü bir şey mi söyledim?"
Pelia, sesini titretmemeye çalışarak konuştu.
"Baksana Usami, savaş hakkında ne düşünüyorsun? Korkuyor musun?"
Pelia arkasını dönmeden soru sorduğunda Usami ne cevap vereceğini bulamadı. Eliyle pembe saçlarını karıştıran Usami, sorunun derinliğini anlamamış, saf bir yüz ifadesiyle cevapladı.
"Sanırım bir şey düşünmüyorum. Ne de olsa kazanacağız değil mi? Kazanmak için gidiyoruz sonuçta."
"Ya kazanamazsan Usami? Seni de kaybedersek aynı o aptal Uvogi gibi... O da kazanacağından emindi."
"Çok kafa yoruyorsun Komutan Pelia. Ben A seviyeyim, kaybetmeyeceğim. Uvogi sadece kas yığınıydı, ben ise bir sanatçıyım!"
Bu kız gerçekten kendinden emin duruyor. Yarın ilk saldırı başlayacak. Umarım sağ salim geri döner. Senin dönüşünü bekleyeceğim Usami. Eğer dönmezsen, o sınırları kendi ellerimle yakarım.
"Onları boş ver gel gezelim. Yeni bulduğum bir dükkân var, gerçekten çok güzel! Kokusu burnuma kadar geliyor."
Pelia'nın elinden tutup onu kaldıran Usami, Pelia'yı ara sokaklarda gizlenmiş salaş ama samimi bir restorana götürdü. İçerisi buhar ve baharat kokusuyla doluydu. Tahtadan masaları olan bu dükkânda Futon isimli meşhur bir yemek yapılıyordu. Domuz eti, kalın erişte ve bolca acı biber yağı içeren bu yemek, askerlerin cesaretini ve dayanıklılığını artırmak için yenirdi.
"Futon mu yiyeceğiz Usami? Bu mideni yakmaz mı?"
"Doğru bildin. Savaştan önce Futon yemek iyi geliyormuş. Kan akışını hızlandırıyormuş!"
"Dayanabilir misin? Futon'un çok acı olduğunu duydum."
"Merak etme ben dayanırım. Ben acıyı kahvaltıda yerim!"
Dükkânda oturup yemeklerini beklerken, dışarıdaki savaş hazırlıklarının gürültüsü yerini dükkandaki tabak çanak seslerine bıraktı. Usami uzun kulaklarıyla oynarken Pelia, gözlerini buharı tüten çorba kasesine dikmiş, eskileri anlatıyordu.
"Çok eskiden, sen gelmeden önce bir dostum vardı, ismi Bellion'du. Uzun saçı ve kaslı bir yüzü vardı. Kurtlardan geliyordu ve çok keskin pençeleri vardı. 19 yıl önce sanırım Tafavu İmparatorluğu'na karşı savaşırken bize sıkıntı oluşturmuştu."
"Nasıl bir sıkıntı oluşturdu ki? İhanet mi etti?"
"Hayır, saflığı yüzünden. Düşmanımızı öldürmek için saldırırken o düşmanlardan birini, yaralı bir kızı yanıma getirdi. Ona bunu yapmamasını söylemiştim fakat beni dinlememişti. Kız çok güzeldi, ben de onu çadıra aldım. Vücudu yaralar içindeydi, düşman tarafından işkenceye uğramıştı."
"Şerefsiz Tafavu İmparatorluğu her zamanki gibi. Kendi askerlerine işkence mi yapıyorlar? Onlar insan değil, canavar!"
"Kızın temel ilk yardımını yaptım ve bana bakarak, acı içinde olmasına rağmen gülümsedi. Olayın üstünden aylar geçmişti ve ben rütbemi alarak Vexia'nın efendisi olarak atandım. O kız bizimle çalışmak isteyince efendimiz yanına aldı ve koruyacağını söylemişti."
"Vay be... Gerçekten güzel bir anıymış Komutan Pelia. Demek düşman bile olsa bazen merhamet işe yarıyor."
"Bazen Usami, bazen... Neyse hadi yemeğini bitir gidelim. Güzelce uyu ve yarın zafer getir. Tabağını bitirmezsen gücün yetmez!"
"Emredersiniz! Hepsini yiyeceğim!" Usami, acıdan gözleri sulanmasına rağmen koca kâseyi kafasına dikti.
Senin yapabileceğine güveniyorum Usami. Bunu başarabilirsin! Savaşı kazanıp aileni istediğin konuma taşıyabilirsin!
Pelia ve Usami yemeklerini yedikten sonra hesabı ödeyip kalktılar. Restoranın kapısını açan Pelia, soğuk gece havasında son kez Usami'ye sarıldı. Ona karşılık verip sarılan Usami mutlu görünüyordu, Pelia'nın kürkünün sıcaklığı ona güven vermişti.
Pelia kalesine geri dönerken adımları ağırdı, içi huzursuzdu. Ancak ordusunun başına giden Usami, sanki bir oyuna gidiyormuş gibi neşeliydi.
Lalala lala lala, bugün ilk defa Komutan Pelia'yla vakit geçirdim. Gerçekten en iyi geçirdiğim zamandı. Yarın başlayacak savaş acaba büyük mü olacak? Umarım ordum sözlerimi dinler. Dinlemezlerse kulaklarını çekerim!
Elini sallayarak yürüyen Usami etrafındakileri de neşelendiriyordu. Askerleri görünce selam veriyordu, onlar da ona selam veriyordu. Ordusunun bulunduğu kampa girdiğinde, binlerce askerin mızraklarını yere vurarak onu selamlaması yeri göğü inletti. Kendi çadırına girdiğinde ilk işi, kendisi için biraz büyük olan komutan tahtına oturmak oldu. Ayakları yere zor değiyordu.
Bu taht beni hiç iyi hissettirmiyor, çok sert ve soğuk. Ama sanırım komutanlar oturmak zorunda. Acaba yarın ne kadar kişinin canını alacağım? Şeytan olsalar bile üzülüyorum çünkü onların da bir ailesi var değil mi? Anneleri onları bekliyordur...
Karşıma sınır komutanı Guter gelirse acaba ne yapmalıyım? Ben sadece A seviyeyim, eğer karşıma komutan olarak gelirse kaybedebilirim. Eğitimimde İmparatoriçemiz beni eğitti ve çok güçlüydü. Gücümün hepsini kullansam bile o sadece dokunarak yenebilir beni.
Çadırın perdesi aralandı ve yardımcısı içeri girdi.
"Efendim, ordu neredeyse hazır. Sabah emrinizle yola çıkabiliriz."
Usami gözlerini devirdi. "Sabah çok sıkıcı olmaz mı? Orduya söyle şimdi çıkıp dövüşelim. Düşman uyurken onları 'sanatımla' uyandırmak istiyorum."
"Efendim akşam olduğu için büyücülerimiz hedeflerini tutturamaz. Karanlıkta nişan almak zordur."
"Sence düşmanlarımız hepimizi fark edebilecek mi B seviye komutan? Biz gölgelerin içinde hareket edeceğiz."
"Haklısınız efendim. Sizin görüşünüz her zaman daha nettir. Orduyu hazırlıyorum, birazdan yola çıkıyoruz."
Böyle daha iyi olur. Bilgimiz olmayan düşmanla kirli bir dövüş yapmam gerekiyor. Resim büyüm karanlıkta parlayacak, böylelikle daha iyi olur. Hepsini kalelerinde öldüreceğim.
Kendi kendine gülen Usami yaklaşan savaşa seviniyordu. Dayanamayıp tahttan kalkan Usami dışarı çıktı ve askerleri gördü. Binlerce meşale geceyi aydınlatıyordu. İlerleme emri verince devasa kapı gıcırdayarak açıldı ve büyük Yarı İnsan İmparatorluğu ordusu, karanlık bir nehir gibi harekete geçti.
Yaklaşık 7 saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra, düşman sınırını geçen ordu uzaklarda titreşen meşaleleri görmeye başladı. Öncü birlikler, gölgelerin arasından dönerek efendilerine bilgi verdiler.
Karşı tarafta, Şeytan Ordusu karargâhında ise alarm çanları çalıyordu.
"Efendim Yarı İnsan İmparatorluğu sınırı geçti ve resmen savaşı başlattı."
Şeytanları komuta eden Vikont Beril, haritasının başından kalkmadan cevap verdi. Sesi, bir buz dağı kadar soğuktu.
"Bu beklendik bir saldırıydı. Onları kalemizde karşılamak aptallık olur. Ordumuz surlardan atış yapamaz sadece bir deneme tahtası oluruz. Meydan savaşı istiyorlarsa, onlara cehennemi vereceğiz."
"Emrettiğiniz gibi otuz bin C seviye şeytan ve bin B seviyeden oluşan ordumuz ilerlemeye başladı."
"Komutan var mı? Yüksek manaya sahip birisi."
"Gerilerden büyük bir mana akışı hissedilmiş, muhtemelen A seviye bir komutan gönderdiler. Ama mana çok... çocuksu hissettiriyor."
"Savaşma şeklini bilmediğim bir düşmana atlarsam ölebilirim. Ordumla bilgi alıp ikinci bir savunma oluşturmam lazım."
Beril askerlerine katılmak için devasa, zırhlı atına bindi ve orduya yetişmeye çalıştı. Usami'nin ordusu da hızlı bir şekilde yaklaşıyordu. Usami'nin ordusu fark edildiğinde taciz atışları başladı. Gökyüzü bir anda alev topları ve büyülü oklarla aydınlandı. İki taraf da birbirlerine taciz saldırısı yapsa bile ön kısımda askerler savaşmaya başlamıştı bile. Kılıç sesleri ve çığlıklar geceyi yırttı.
"Şeytanların ordusuna bakkk. Gerçekten çok büyük bir ordu. Simsiyah bir okyanus gibi... Hepsine umutsuzluğu gösterme zamanım geldi."
"Efendim ön cepheye gitmeyi mi planlıyorsunuz?"
"Evet, ön cephede çok fazla güçlü şeytan var. Hepsini durdurmam gerekiyor. Resim defterim acıktı!"
"Sizi korumak için biz de geliyoruz o zaman."
"Siz ölürsünüz, orada güçlü bir komutanın manası baskın gelmeye başladı. Eğlenceyi buradan hissediyorum. Siz arkayı toplayın!"
Atı olmadığı için koşarak, zıplayarak ön cephelere ilerleyen Usami, sırtından devasa boya fırçasını çıkardı. Fırçayı havada savurduğunda, mürekkep yerine saf mana akıyordu. Düşmanların üzerine karikatürize bombalar, dikenli teller çizip sonra kafalarını patlatan Usami savaş alanını sevmeye başladı.
"Resmimle ölün şeytanlar ve savaştan sonraki resmim için ilham olun! Sizin kanınız en güzel kırmızı olacak!"
Askerleri öldürmeye devam ederken büyük bir kılıca sahip bir şeytan, kılıcını toprağa batırarak ellerini birleştirdi. Yer sarsıldı. Karşısında duran küçük tavşanı görünce ona yüksekten bakmaya başladı.
"Sanırım öldürmekten zevk alıyorsun tavşan? Burası oyun parkı değil küçük kız."
Usami onu görünce zıplayarak yürümeyi bırakarak karşısında duran gergedana benzeyen, kalın derili şeytana bakmaya başlamıştı.
"Sen güçlü müsün? Beni durdurabilecek misin? Derin çok sert görünüyor, tuvalim için zorlu bir zemin."
"Ben bu bölüğün komutanıyım. Vikontumuz oturduğu yerden sadece bizi kullanarak sizi durdurabilir."
"Heeee, peki bu onu korkak yapmaz mı abi?"
Şeytan bu sözüne çok sinirlenmişti. Kılıcını kullanmak yerine ona kendi büyüsü yani oklarla saldırmaya karar verdi. Düşmanının vücudunu süzerken kızın bacağında parlayan bir çarpı işareti gördü.
"Cennet'in Katilleri üyesi olmalısın. Bacağındaki işaretten anladım. O lanetli birliğin bu kadar küçük üyesi olduğunu bilmiyordum."
"Evet, ekibin bir üyesiyim ama yeni katıldım bu yüzden işaret gelişmedi. Ama seni öldürünce parlayacak!"
"Bu kadar konuşma yeter, burada seni durduracağım! Bitki Büyüsü: Odun Yayı."
Manasını odundan oluşan, yaşayan bir yaya çeviren komutan aynı şekilde manasını zehirli oklara çevirdi. Usami oklardan kaçarken bir yandan havada resim çiziyordu. Hareketleri bir dansı andırıyordu.
Sanırım elinde bulunan yay hızlı olması için oku manayla besliyor ve havaya değmeden ulaşmasını sağlıyor. Kötü bir büyü değil fakat ben daha kozumu oynayamam.
Resmini bitiren Usami kâğıdı havaya atarak onun gerçekleşmesini sağladı. Çizdiği kâğıttan tonlarca ağırlıkta taşlar çıkarak komutanın üstüne yağmaya başladı.
"Benim büyüm hakkında ne düşünüyorsun? Biraz ağır geldi mi?"
"Fena değil fakat hepsini vurabilirim! Bitki Büyüsü: Dal Uzatma."
Hmm, şimdi de manasını oklara verdi fakat oklar giderken büyüyüp kırılarak daha fazla oldular. Tek oku çoğaltarak 20 ok oluşturabiliyor ve bu sayede saniyede 4 ok atabiliyor. Gökyüzünü oklarla kapattı. Böyle bir büyüyü oluşturmak B seviyelerin işi fakat bu büyüsünü geliştirmiş olmalı.
"Taşların işe yaramadı! Hepsini gönder ve hepsini yok edeyim!"
"Sen de çok sıkıcısın abi. Sürekli savunma yapıyorsun. Neyse benim hedefim ordu komutanı."
Yine resim çizen Usami bu sefer havada parlayan bir hançer çizmişti. Hedefi onu uzakta tutmaya çalışsa da küçük bedeni oklardan bir akrobat gibi kaçabilmesini sağlıyordu. Etrafındaki kendi askerlerini bile kalkan olarak kullanan Usami, acımasızca yaklaştı. Düşman, yayını bırakıp kılıcıyla dövüşmeye başladı.
"Eğer mesafeyi koruyamazsam hançerini saplayacaktır. Bu küçük boyuyla beni yenebileceğini mi sanıyor?"
"Birazdan öleceksin abi, son sözlerin var mı? Annene selam söyle!"
"Beni bir çocuk mu öldürecek hahahahah. Şakayı bırak evlat senden ka-"
Daha konuşmasını bitiremeden, Usami'nin çizdiği ve gerçeğe dönüşen hançer, adamın zırhını kâğıt gibi delip kalbine saplandı. Bölük komutanını öldüren Usami onun düşen ölüsüne baktı, fırçasını adamın kanına batırdı ve ardından diğer şeytanları öldürerek ilerledi.
"Üzgünüm ama ilerleyip daha güçlüsüyle savaşmam lazım. Sen sadece ısınma turuydun."
Beril atıyla ona yaklaşırken askerlerini birer birer öldüren, pembe bir ölüm makinesi gibi hareket eden küçük kızı hemen fark etti. Atın üstüne çıktı ve bir anda zıplayarak onu karşılamak için büyüyle mızrağını çağırdı. Çocuk savaşırken ona bağırarak kendisini gösterdi. Beril'in sesi gök gürültüsü gibiydi.
"Orada dur bakalım. Bir dakika... Sen bir çocuksun! Bu savaş alanı bir kreş değil!"
"Çocuk desen de ben 23 yıl yaşadım küçük düşmanım. Görünüşe aldanma."
"Komutanlarımı öldürmüşsün. Gayet başarılı tebrik etmem gerekiyor ama yolun sonu benim."
"Sen en güçlülerisin gerçekten! Manan hepsinden daha farklı ve ağır. Sanki üzerime bir dağ yıkılıyor gibi."
Usami tavşan kulaklarıyla dört ayak üstünde durarak karşısında duran heybetli Beril'e bakıyordu. Beril'in gökyüzü mavisi ceketi rüzgârda savruluyor, beyaz ve büyük boynuzları ay ışığında parlıyordu. Elinde bulundurduğu kırmızı ve ucu sivri olan mızrakla karşısında duran küçük tavşanı korkutmaya çalışıyordu.
Küçük tavşan Usami, korkmak yerine heyecanla titredi. Büyüsüyle önüne devasa, beyaz bir kâğıt çıkarıp fırçasını hızla hareket ettirmeye, resim çizmeye başladı. Bu sefer çizdiği resim basit bir nesne değildi; vahşi, kaslı bir ayıydı. Çizim bittiğinde beyaz bir sisle, kâğıdın içinden fırlayan 5 metre büyüklüğündeki mürekkep ayı, kükreyerek savaş alanında yankı bıraktı. Yer sarsıldı, askerler korkuyla geri çekildi. İki büyük komutanın bu savaşı, sadece bu geceyi değil, sınırları belirleyecek bir savaş olacaktı.