Yanlışlıkla Zalim Şeytan Kral Olarak Reenkarne Oldum Bölüm 35 - Savaş Artıkları
Hafil Köyü'ndeki zaferin ve duygusal kavuşmanın ardından, Tokito ve ekibi Veldoria'ya, evlerine dönmek üzere yola çıkmışlardı. At arabasının tekerlekleri, taşlı yolda ritmik bir şekilde tıkırdarken, içerideki atmosfer hem huzurlu hem de gergindi.
Kortus, Tokito'ya arkadan sarılmış, ellerini sıkıca tutuyordu. Sanki bıraksa efendisi tekrar kaybolacakmış gibi korkuyordu. Tokito ise bu sıcaklığın ve güvenin tadını çıkarıyor, kafasındaki o karanlık anıları, Zombi Kral formunun dehşetini bir kenara itmeye çalışıyordu.
Veldoria'nın devasa surları göründüğünde, herkes derin bir nefes aldı. Kapıdaki nöbetçiler, efendilerini ve kahramanlarını coşkuyla karşıladı. Şehir halkı, yaklaşan festival için hazırlıklara başlamıştı bile; sokaklar renkli bayraklarla süslenmiş, tezgâhlar kurulmuştu. Tokito, bu neşeli manzarayı görünce içindeki karanlığın biraz olsun dağıldığını hissetti.
İç kaleye, o güvenli sığınağa geldiklerinde arabadan indiler. Nanagi, hâlâ tam iyileşmemiş olmasına rağmen, kendini tutamayıp tekrar efendisine sarıldı.
"Gerçekten öldüğünüzü, sizi sonsuza dek kaybettiğimizi düşünmüştüm. Evinize tekrar hoş geldiniz Şeytan Kral!"
Nanagi ağlarken, Kortus ve Rodius da katıldı ve bu dörtlü, sarayın avlusunda birbirlerine kenetlenmiş bir yumak halinde ağladılar.
Bir süre sonra, gözyaşları kuruyup yerini tebessümlere bıraktığında sarayın içine girdiler. Lilia, o küçük köylü kızı, gözlerini kocaman açmış etrafına bakıyordu.
"Burası... Burası masallardaki gibi. Vikontlar burada mı yaşıyor? Vay be..."
"Evet küçük kız, burası Efendi Koloton Veldoria tarafından inşa edilen, şeytanların kalbi olan büyük saray. Artık burası senin de evin. İstediğin yeri gezebilirsin."
Rodius, devasa cüssesiyle öne çıktı. "Ben de o halde efendim Lilia'yla gezeyim. Onu korumam gerekiyor, burası onun için fazla büyük."
Lilia şaşkınlıkla Rodius'a baktı. "Neden sen de beni koruyacaksın amca? Sen çok büyüksün, ben çok küçüğüm."
Tokito araya girdi, eğilerek elini kızın omzuna koydu ve o yeni beliren ejderha pullarına dokundu.
"Bu gördüğün koca aslan, Rodius, artık senin özel hizmetkârın ve koruyucun. Seni gölgesi gibi takip edecek ve kollayacak. Ne dersen yapar ama benim aslanıma güzel bak olur mu? O biraz duygusaldır."
"Neden bana hizmet ediyor? Ben sadece bir köylü kızıyım."
"Çünkü sen özelsin Lilia. Ve küçük olduğun için, bu koca dünyada seni koruyacak bir deve ihtiyacın var."
"Ama senin dostun değil mi? Neden bana veriyorsun?"
"Sorgulama küçük ejderha. Sen şu an sorgulayabilecek konumda değilsin, sadece tadını çıkar anlaştık mı?"
"Anladım Şeytan Kral."
Lilia, Rodius'un devasa elini tutarak koridorda uzaklaşırken, Kortus efendisine yaklaşıp fısıldadı.
"Efendim, neden Rodius gibi bir savaş makinesini, böyle önemsiz görünen bir kızı koruması için görevlendirdiniz? Bu kaynak israfı değil mi?"
"Emekli bir komutanın, artık yaşlanmış ve yaralı bir aslanın savaşlarda bize eskisi kadar yararı olmaz Kortus. Artık onun da dinlenmeye, savaşın vahşetinden uzak, masum bir şeyi korumaya ihtiyacı var. Ayrıca o kız önemsiz değil... O bir ejderha."
Kortus başını eğdi, daha fazla konuşmadı. Taht odasına geldiklerinde muhafızlar kapıyı açarak dizlerinin üstüne çöktüler.
Tokito, odaya girdiğinde yaydığı aura artık eskisinden farklıydı; daha oturmuş, daha olgun ve daha kralca bir aura. Tahtına oturduğunda, evine dönmenin verdiği huzurla doldu. Bacak, bacak üstüne atıp, egolu bir poz vererek sessizliğin tadını çıkardı.
Ancak bu huzur uzun sürmedi.
Telaşlı bir asker içeri daldı. Elinde sararmış, buruşuk ve bazı yerlerinde kurumuş kan lekeleri bulunan bir mektup vardı.
Tokito, kanı görünce bir anda ayaklandı ve tahtından inip askerin yanına gitti.
"Ne oldu asker? Bu kanla kaplı mektup ne? Yine mi saldırı?"
"Efendim... Kötü haber. Gargantua bölüğü... Tamamen katledildi. Bu mektup, o cehenneme gitmek için görevlendirilen bir komutanın son mektubuymuş. Yaralı bir asker getirdi, kendisi korkudan buraya, huzurunuza gelemedi."
"Derhal o asker huzuruma gelsin emrediyorum! Korkusu benden büyük olamaz!"
Birkaç dakika sonra, zırhı parçalanmış, yüzü gözü yara içinde bir asker titreyerek içeri girdi.
"B-B-B-Buyurun beni... çağırmışsınız... lordum."
"Ne oldu? O bölükte ne yaşandı? Derhal anlat!"
"Gargantua'yı, o devasa silahımızı sağ salim bir şekilde güvenli bölgeye taşıdığımız esnada... Bir anda saldırıya uğradık. Onlar... Onlar ne insan ne şeytandı... Onlar canavardı efendim! Saf vahşet!"
"Saldıranlar hangi ırktan? İsim ver!"
"Orman... Orman canavarları! Ağaçlar canlandı, gölgelerden saldırdılar. Komutanlar tepki bile veremeden, büyü yapamadan katledildi. Sona kalan komutan, son nefesinde bu mektubu size ulaştırmamı emretti."
"Bu nasıl olabilir? Orman canavarları Gargantua gibi A sınıfı bir devi nasıl öldürebilir? Bu mantıksız!"
"Gargantua... O hâlâ hayatta efendim, ama yaraları çok ağır. Dönüşmesine, iyileşme yeteneğine rağmen yaraları kapanmıyor, zehirlenmiş gibi."
Kortus atıldı. "Efendim isterseniz Rodius'u çağıralım, o ormanı tanır."
"Gerek yok, o Lilia'yı korusun. Burada zaman kaybedemeyiz. Uçabilen var mı aranızda? Ben kanatlarımı şu an çıkartamam, manam henüz toparlanmadı."
Kortus öne çıktı. "Ben uçarım efendim. Sizi taşırım."
"Güzel. Nanagi, sen de kanatlarını kullanıp arkamızdan gel. Gargantua bu krallığın can damarı, yaşayan kalesidir. Ölmesi halinde sınırlarımızı koruyamayız, savunmasız kalırız."
"Emredersiniz!"
Hepsi bir anda telaş içinde hazırlanarak iç kaleden çıktılar. Kortus, efendisini kucağına aldı ve gökyüzüne yükseldiler. Hedefleri saldırının gerçekleştiği Keleron Ormanı'ydı.
Uçarak oraya varmaları 4 saat sürdü. Aşağıya baktıklarında, ormanın derinliklerinde devasa bir karartı, yıkılmış ağaçlar ve kan gölüne dönmüş bir alan gördüler. Gargantua'nın bir dağ kadar büyük olan vücudu, yerdeki kraterde yatıyordu ve inlemeleri gökyüzüne ulaşıyordu.
Aşağı atlayarak, hayatta kalan ve panik içindeki askerlerin arasına indi Tokito. Askerler, Şeytan Kral adayını, umutlarını gördüklerinde ağlayarak dizlerinin üstüne çöktüler.
Tokito, yerde yatan devasa yaratığa baktı.
"Gargantua... Gerçekte böyle görünüyormuş demek. Gerçekten çok büyük ve güçlü bir varlık ama yaraları... Çok derin. Bu büyüklükte bir vücudu iyileştirmek için sıradan büyü yetmez, 'Büyülü Söz' kullanmalıyım. Askerler, geri çekilin! Alanı boşaltın! Nanagi ve Kortus, siz etrafı kollayın, o canavarlar geri dönerse engel olun."
"Emredersiniz!"
Tokito, Gargantua'nın kanlar içindeki göğsünün önüne gelerek ellerini iki yana açtı ve manasını, ruhunun derinliklerinden çağırmaya başladı. Büyü aktif olmaya başladığında, koca canavarın altında devasa, mor ve siyah ışıklar saçan bir büyü çemberi belirdi. Toprak titredi.
Tokito, kadim dilde haykırdı:
"Şeytanların Efendisi olarak manaya, karanlığa ve kana emrediyorum! Sesime kulak verin! Önümde duran kulumun, bu sadık savaşçının kurtulması için yaralarını kapatın, eti etle, kanı kanla birleştirin! Karanlık Büyü: Karanlık Şifa!"
Büyü aktif olduğunda büyü çemberi kör edici bir şekilde parıldadı. Siyah dumanlar Gargantua'nın yaralarına sızdı ve o devasa, ölümcül kesikler gözle görülür bir hızla kapanmaya, iyileşmeye başladı.
Ancak bedel ağırdı. Manası zaten az olan Tokito, böyle yasaklı ve büyük bir büyüyü kullandığı için ağzından olukla kan geldi. Gözleri karardı ve bir ağaca yaslanmak zorunda kaldı. Nanagi ve Kortus hemen koşup efendilerini tuttular.
"İyi misiniz efendim? Kan kusuyorsunuz!"
"Şeytan Kral lütfen dinlenin kendinizi çok zorladınız!"
Tokito ağzındaki kanı silerek onları itti. "Kapayın çenenizi! Ben iyiyim... Bir kral askeri iyileşmeden düşmez."
Gargantua'nın inlemeleri kesilmiş, düzenli nefes almaya başlamıştı. Bunu gören tüm askerler, Tokito'nun bu mucizesi karşısında büyülenmişti. Korkuları yerini hayranlığa bıraktı. Hepsi kılıçlarını kınlarından çıkarıp havaya kaldırdı ve ormanı inleten sloganlar atmaya başladılar.
"GERÇEK ŞEYTAN KRAL HAYATTA!"
"Çok yaşa Şeytan Kral!"
Tokito, bu tezahüratlar eşliğinde, yorgun ama gururlu bir şekilde ordusuna baktı. Elde ettiği bu destek, onun sadece gücünü değil, liderliğini de perçinlemişti. Ancak ormanın derinliklerinde, onları izleyen o "orman canavarlarının" gözleri hâlâ üzerlerindeydi.